Thursday, June 12, 2008

ZEYTİNCİLİKTE BAKIM VE VERİMLİLİK


























Zeytincilikte Bakım ve Verimlilik


M. Hakkı YAZICI
Kaynak: 
Z&Z Dergisi,11. Sayı (Haziran-Temmuz 2008)

Şu sıralar zeytincilerin takviminde zeytinliklerin sürülmesi, ilaçlama, gübreleme ve sulama var.

Zeytinler çiçeklenmeye başladı bile.

Mehmet Yenişehirlioğlu, “Mayıs ayı zeytin ağaçlarının en stresli ayıdır. Lohusa dönemidir… Doğum sancısı dönemidir. Atalarımız mayıs sonlarında zeytin bahçelerinde kuşların dahi uçmamasını arzu ederlerdi,” diye yazmış.

Zeytin müşkülpesent bir ağaç değildir, ancak verimi arttırmak için bakımın önemi de yadsınamaz.

Tarihte de zeytin ağacının bakımı ile ilgili farklı görüşler tartışılmış. Mahmut Boynudelik ve Zerrin İren Boynudelik’in “Zeytin Kitabı”nda Columella’nın aktardığı Romalıların konuyla ilgili bir deyişi şöyle:

“Zeytinliklerini süren zeytinlere ricada bulunur, zeytinliklerini gübreleyen zeytinleri çağırır, fakat zeytin ağaçlarını budayan zeytinleri gelmeleri için zorlamış olur.”
Hikaye bu ya, Ege köylerinden birinde işini allaha havale etmiş, tembelliği ile ünlü bir zeytinci varmış. Dedesinin dedesinin dedesinden kalmış zeytinliğine hiç bakmaz; ağaçlarını budamaz, sulamaz, gübrelemez, ilaçlamaz; her şeyi allahtan beklermiş.

O sene kış ayları oldukça kurak geçmiş. Bahar yağmurları da yeterince düşmemiş. Zeytinde ürün bağlama zamanı gelmiş. O günlerde düşen yağmur çok önemli. Yine yeterli yağmur yok.

Bir öğleden sonra zeytinci, o sene üründen ümidini kesmiş, ama yine de azıcık da olsa beklenti içinde kahvede otururken aniden gökyüzü kararmaya başlamış. İçinden, "Allahım, ne olursun, lazımken yağmurunu yağdırmadın, şimdi hiç lazım değilken yağdırma! " diye dua etmiş.

Daha duası bitmeden bir gök gürültüsü, bir sağanak yağmur… Arkasından yağan dolu, zeytinleri, çiçekleri kakalamış. Ortalığı su götürmüş.

“Eyvah gitti bizim zeytinler,” diye dövünmeye başlamış.
O hırsla eve gelmiş, bir de bakmış ki eşeği de yıldırım çarpmış. Bu olay zeytincinin içine oturmuş, ama bir şey de yapamamış.
Zaman geçmiş, ramazan ayı gelmiş. İlk gün niyetlenmiş zeytinci. İftara tam yarım saat kala, bir sigara çıkartıp yakmış. Nefesini şöyle bir güzelce çekmiş ve gökyüzüne bakarak üflemiş.
"Nasıl? Kızıyorsun şimdi değil mi?" demiş ve eklemiş:
"Ölen eşeği de kurbana saymazsam şerefsizim... "

Çuvaldızı Kendimize Batırmak

Malum, son yıllarda belirgin bir şekilde zeytin fidanı dikimi seferberliği var. Ancak endişemiz ağaç sayısının artmasının sorunlarımızı tümüyle çözeceği yanılgısına düşülmesi.

Sık sık önümüzdeki 10 yıl içerisinde,1 milyon hektar zeytin alanı, 160 milyon zeytin ağacı sayısı; ağaç başına 25 kg verim; kişi başına 5 kg zeytinyağı tüketimi, kişi başına 6 kg sofralık zeytin tüketimi ; 4 milyon ton zeytin üretimi, 450 bin ton zeytinyağı üretimi ; 250 bin ton zeytinyağı yurtiçi tüketimi, 200 bin ton zeytinyağı ihracatı hedefliyoruz, diyoruz.

Diyoruz, ama bunların gerçek olabilmesi için ağaç bakımının ve veriminin de önemli olduğunu gözardı etmemeliyiz. Doğru bakım yapılarak ağaç verimliliğinin arttırılması, ağaç varlığının artması kadar önemli. Belki daha da öncelikli.

Farklı zeytin üreticisi ülkelerdeki hektar başına kg. verimliliği rakamları şöyle :

-Türkiye 1.035 kg,
-İspanya 2.150 kg,
-İtalya 2.477 kg,
-Yunanistan 2.842 kg .

Yani durumumuz pek iç açıcı değil.

Örneğin İspanya, 300 milyon ağacıyla 1 milyon 200 bin ton civarında zeytinyağı elde ederken; biz, ancak 100 milyon ağaçtan ortalama 150 bin ton zeytinyağı üretebiliyoruz. Rakamlardan, örneklerden görüleceği gibi, Türkiye’nin zeytin ağaçlarının verimliliği çok düşük. Nedeni belli…
“Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur,” sözünü zeytinciliğe uyarlarsak meramımız anlaşılır.
Zeytindostu Grubunda değerli bilgilerini aktaran, görüşlerini paylaşan Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü Öğretim Üyesi Pof.Dr. Erdoğan Oktay:

“Ülkemiz zeytinciliğinin önde gelen birinci sorunu, ağaç başına verim düşüklüğüdür.
İspanya, İtalya ve Yunanistan’da var yılı ile yok yılı arasındaki rekolte farkı bizdeki gibi çok fazla değildir. Bu ülkeler, ağaç başına 50 Kg zeytini hemen her yıl toplarlar. Bizde ise durum çok farklıdır. Edremit Körfez Bölgemizde üç ağaç iki yılda 100 Kg (bir çuval) zeytin verir. Bu ortalama bir rakamdır, yani ağaç başına Körfez’de zeytin verimi 17 Kg civarındadır. İzmir’in güneyinde ise, durum daha da farklıdır, verim miktarı daha da azdır, ”
diye yazmış, ”Peki, ağaçlarımızın verimini nasıl artırabiliriz?” sorusunu tartışmaya açmıştı.

Zeytin Yetiştiriciliğinde Verimliliğin Artması İçin

Ana başlıklarla ifade edilen bazı düşünceleri ve önerileri sıralarsak:

Zeytinciliğimizin gelişmesi için; sürdürülebilir üretim yapılabilmesi ve rekabet gücünün arttırılabilmesi için verim ve verimlilik ilkelerine gerekli önem verilmelidir.

Zeytinlik bakımında budama, gübreleme, hastalık ve zararlılarla mücadele, toprak işleme ve yabancı ot kontrolü ile zeytinliklerde sulama işlemeleri verimliliğin artması için yapılması gerekli olan işlerdir.

Eski zeytin bahçelerinde verimliliği arttırmak için dekardaki ağaç sayısı arttırılmalıdır.

Zeytin fidanı dikiminde teşvik devam etmeli, ancak cins seçiminde her bölgeye kendi yöresel çeşitlerinin dikilmesi için gerekli teşvik edici önlemler alınmalıdır.


Yeni oluşturulan zeytin bahçelerinde yoğun tarım koşullarının uygulanabileceği araziler seçilmeli; eğimli araziler teraslanarak kültürel işlemlerin daha kolay ve düşük maliyetle yapılabileceği hale getirilmelidir.

Yeni dikimlerde mutlaka sulama düşünülmeli ve bitki sıklığı dekarda 50-55 e çıkarılmalıdır.
Verim artışının sağlanması için damlama sulama özendirilmelidir.

Uygun gübreleme ve ilaçlamanın önemi anlatılmalıdır.

Zeytinciliğin geliştirilmesi için verimi ve kaliteyi artıracak yönde dikim teknikleri, sulama, bitki besleme, hasat, budama, zirai mücadele ve zeytin teknolojisi konularında eğitim çalışmaları yapılmalıdır.

Mehmet Yenişehirlioğlu, doğru bir farkındalıkla yapılması gerekenleri şöyle sıralıyor:

1-Bilinçli sonbahar ve kış gübrelemesi
2-Bilinçli Budama
3-Borda Bulamacı ( 2 kez )
4-Bilinçli sürüm ( Diskarov )
5-Hiç sürüm yapılmaması ( Doğru Tarım uygulaması )
6-Hazırlık veya tomurcuk döneminde sulama ( Çiçek öncesi )
7-Toprak nemasının mutlak olarak korunması
a)-Su tutucu ve toprak düzenleyici minerallerin kullanımı
b)-Ağaç ve fidan diplerinin ( İzdüşüm ) kuru otlarla veya ekin sapı ile kapatılması.

Yine Zeytindostu Grubunda Amaç Keskin arkadaşımız, "Ben, zeytin ağacına bakım ve yatırım yapmayayım, iki yılda bir gidip zeytini toplayayım, yağını sıkayım, elde ettiğim minimum verimdeki yağa devlet en yüksek parayı versin! Olmaz,..” deyip, ”Zeytinde ve zeytinyağında en büyük sorun, arazinin % 95’ inde zeytin ağaçlarına gerekli bakım işlemlerinin yapılmamasıdır,” diye yazmıştı.

Çok haklı!..

Dönüp Dolaşıp Geldiğimiz Nokta Prim Meselesi

Ancak ürün gelirlerindeki düşüşe, mazot, gübre ve ilaç girdilerindeki artışa isyan eden zeytin üreticisi de bu perişan halimizle nasıl olup ta verimin koşulu olan bakım işleri yapılabilir ki diyecektir.

Doğru!.. Bu koşullarda zeytin üreticisine yüklenmek haksızlık olur. Zeytinci sihirbaz değil. Girdi maliyetlerinin; mazotun, elektriğin, gübrenin, ilacın bu kadar yüksek olduğu koşullarda dünya piyasalarında rekabet edebilecek ürün elde edebilmek mümkün değil. Devletin bu maliyetlerin asgari seviyeye düşürüleceği tedbirleri alması gerekir.

Ayrıca, dönüp dolaşıp ısrarcı olduğumuz çok önemli konu prim talebidir.

Verilen primler, maliyetlere destek anlamında son derece yetersizdir.

Zeytinyağına en az 1 YTL, zeytine ise 20 Y krş prim verilmelidir.


Wednesday, April 09, 2008

Zeytinimiz-Zeytinyağımız Dünya Vitrininde


Zeytinimiz-Zeytinyağımız Dünya Vitrininde

M. Hakkı Yazıcı
mhyazici@gmail.com

Kaynak: Z&Z Dergisi 
10. Sayı (Nisan-Mayıs 2008)

Sektörümüz, bütün sorunlarına rağmen yeni atılımlar peşinde; yeni dış pazarlar ve iç tüketimin arttırılması için yoğun çaba içinde.

Kuraklık, düşen verim, düşük rekolte, yükselen maliyetler, azalan ihracat rakamları, verilmeyen prim oranları derken sorunlar sıralamakla bitmiyor. Ancak “bu maçı alacağız, başka yolu yok!...”

Zeytin üreticisi mutsuzken zeytinler mutlu olabilir mi? Elbette ki hayır!... Keyifsiz iki zeytin tanesi, biraz havaları değişsin diye komşu zeytinlikteki akrabalarını ziyarete gitmek üzere yola çıkarlar. Kendi zeytinliklerinden komşu zeytinliğe gidebilmek için aradaki asfalt yoldan geçmeleri gerekmektedir. O sırada, aniden, yolun başından hızla gelen bir araba görünür. Kaçmaya çalışırlar. Ama çok geçtir; arabanın altında kalırlar.

Araba geçtikten sonra zeytin tanelerinden biri kendi gelir, diğerine seslenir:

“Hadi zeytin ezmesi, kalk gidelim.”

Şaka bir yana ürettiği zeytinyağının ancak yarısını tüketebilen ülkemiz, geri kalan yarısını ihraç etmek zorunda. Yani amiyane tabirle eli mahkum. Aynı şekilde dünyanın İspanya’dan sonra en büyük üreticisi olduğumuz sofralık zeytinimizi de…

Hal böyle olunca ihracat pazarlaması önemli olmakta. Kalitesinden zerre kadar kuşkumuz olmayan zeytinimizi-zeytinyağımızı tanıtmak, marka yaratmak, dünya vitrininde olmak, uluslararası fuarlarda boy göstermek gerekiyor.

İhracatımızın geldiği nokta


İş yaşamı, o meşhur ifadeyle, ülkemizin “70 cent’e muhtaç” olduğu yıllarda başlayan bu satırların yazarı, ihracatımızda geçen yıl 100 milyar doları aşan rakamları görebilmiş olmaktan son derece mutlu; ancak daha iyi şeylerin olabileceğine emin olduğundan yine de tatminsiz; biraz huysuz ve mutsuz…

Hele hele genel ihracatın arttığı bir yılda zeytin-zeytinyağı ihracatının düşmesinden ve içinde bulunduğumuz sezonda da düşme eğiliminin devam ediyor olmasından son derece rahatsız. Huysuz ve mutsuz, ama yine de umutsuz değil.

Bu satırların yazarı, okulunu bitirdikten sonra başlayan iş yaşamında çalıştığı kurumun işletmelerinin gereksinimi olan yedek parçaların ithalatı için açılan akreditifi müjdelediği ABD’li satıcıdan cevaben aldığı aşağılayıcı teleksin bir kopyasını hala saklamakta. Üç bakanlığın izni alındıktan sonra, aracı bankanın Merkez Bankası’na ilettiği başvuru sonunda akreditif açılmıştı. Ancak ilk sipariş yazışmalarının başlamasının üzerinden iki yıl geçmişti ve satıcı firma özetle, “yahu siz dalga mı geçiyorsunuz? Sipariş verdiğiniz günden bu yana dünya fiyatları en az iki kez değişti!” diyordu. Teleksi okuduktan sonra, masasında kös kös oturup, dış ticaretin, ithalatın, ihracatın ve memleketin genel sorunlarını düşünürken (-ki ülke yine karanlık bir süreçten geçmekteydi ) edebi iddiası olmayan, ancak manidar olan aşağıdaki dizeleri karaladı.

İHRACAT
Teleks tıkırdıyor,
Koşuyorum, ne geliyor, diye bakmaya.
Falanya’dan sevgi ve huzur talebi var.
Allah allah,
Nereden bulacağız şimdi, sevgi ve huzuru,
Üreticileri kimler, acaba,
Transit ticareti yapılabilir mi,İhracı lisansa bağlı mallar listesinde mi,
Yoksa belli bir merciin emrine mi bağlı?
Rejimi açıp bakıyorum,
Madde 2
Kanun ve kararnamelerle
İhracatı yasaklanmış mallar dışında,
Kalan bütün malların ihracatı,
İhracat rejimi çerçevesinde serbesttir.
Sevgi ve huzurİhracı yasak mallar listesinde,
Sevgi ve huzura olan büyük ihtiyaç nedeniyle,
İhracı yasak,
İthalat rejimine göre libere...
Daha değil internetin faksın dahi henüz haberleşme hayatına girmediği, yazışmaların teleksle yapıldığı; bankaların döviz pozisyonlarının bulunmadığı, bütün döviz transferi işlemlerinin uzun izin süreçlerinin sonrasında Merkez Bankası tarafından yapıldığı; çok katı bir dış ticaret ve kambiyo rejiminin uygulandığı bir dönemden söz ediyoruz. Bu olayın yaşandığı 1980 yılında sadece 2.9 milyar ABD doları olan ülkemizin ihracatı geçen sene 106 milyar ABD dolarlık gerçekleşmeyle rekora ulaştı. Bir çeyrek asırda ihracatımız otuzaltıbuçuk kere arttı: Yani ihracatımızın maşallahı var. Çok şey değişti, ama yine de bütün bu değişikliklere rağmen bir şeyler eksik hayatımızda. Farklılaşmış da olsa ülkemiz, siyasal, ekonomik, toplumsal sorunlarıyla başa çıkmaya çalışıyor. Yine sevgi ve huzura çokça ihtiyacımız var. Bu dizeler, belki de bu yüzden hala anlamlı.

Sevgi ve huzur, birbirimizi anlamak, birlikte iş yapabilmek, dayanışmak, başarmak için sektörümüzün de ihtiyacı olan şey.


Pazarlama becerimiz ne durumda ?

Pazarlama becerisi, Müslüman mahallesinde dahi salyangoz satabilmektir. -Ki zeytinimiz-zeytinyağımız, dünya pazarlarına iç rahatlığıyla sunabileceğimiz, yüzümüzü kara çıkartmayacağını bildiğimiz ender ürünlerden. Yeter ki dünya piyasalarının farkında olalım, ayak uydurabilelim, rakiplerimizle rekabet edebileceğimiz koşulları yaratalım, tanıtımımızı gereğince yapabilelim.

4. Pazarlama Zirvesi için İstanbul'a gelen konuşmacılardan Prof. Dr. Don Thomson dikkat çekici bir açıklamada bulunmuştu. Don Thomson, "Türkiye, dünyanın en kötü pazarlanan ülkesidir. Türkiye, gerçeğe dönüşmeyi ve var olmayı bekleyen bir fırsattır," demişti.

Bu açıklamaları aktaran, “ülkemiz pazarlama stratejisini gözden geçirmeli ve yeni pazarlama stratejileri hayata geçirmelidir,” diye yazan Mehmet Akif Çakırer, yazısında zeytin-zeytinyağı pazarının açık ara şampiyonu, rakibimiz İspanyolların yaptıklarından örnekler veriyor:

“İspanyolların yaptıklarını görünce insan ister istemez üzülüyor. Bizler domates para etmeyince yollara saçarken onlar işe yaramayan domatesleri domates festivalinde birbirlerine atarak kutluyorlar. Bizler kurban bayramında başımıza gelebilecek en kötü işin kurbanlık boğanın kaçması olduğunu düşünürken yine İspanyollar, San Fermin festivalinde sokaklara boğaları serbest bırakıp önlerinde de insanların kaçmalarını bekliyorlar. Ve inanır mısınız her iki festivali görmek için binlerce turist İspanya'ya geliyor. Bizim hiçbir ilçenin hatta ilin yapamadığını İspanya’nın ilçeleri yapabiliyor. Bizim bilmediğimiz yerelin pazarlanmasını onlar dünya ölçeğinde yapıyor.

Peki bunu nasıl yapıyor İspanyollar:

1- Medyayı iyi kullanıyorlar.
2- Yereli pazarlarken statükocu düşünmüyorlar.
3- İşi eğlenceli hale getiriyorlar.
4- En kötü durumda bile para kazanmasını biliyorlar.
5- Kolay yolu değil, zor olanı tercih ediyorlar.
6- Dünyada kimsenin yapmadığını yapıyorlar.
7- Pazarlamayı memleket meselesi olarak görüyorlar.
8- Kesinlikle sıra dışı düşünüyorlar.
9- Pazarlamada eğlenceyi ve heyecanı iyi kullanıyorlar.

Peki bu bilgiler ışığında ne söylenebilir?

Kaymak Şenliklerini artık yerellikten kurtarmak gerekiyor. Anlık ve statükocu düşünmemeliyiz. Örneğin bu yıl Alanya ve Gazipaşa ilçelerinde, para etmediği gerekçesiyle 300 ton domates çöpe döküldü. Alanya’da 50 ton, Gazipaşa’da ise 250 ton domatesi satılmadığı gerekçesiyle çöpe atan üreticiler maliyeti bile kurtaramadıkları için ne yapacaklarını bilemiyor. Dere ve çay kenarları adeta domates çöplüğüne dönüşürken, seralarda bulunan domatesler ise alıcı olmadığı için çürümeye terk ediliyor. Böyle bir durumda sıradan bir İspanyol'un yapacağı son iş domatesleri çöpe dökmektir. İspanyol domatesi festivalde kullanıyor. Ve bunu görmek için insanlar o şehre akın ediyor. Sonuç olarak yerelin pazarlamasını bir memleket meselesi olarak görmeli bol bol beyin fırtınası yapmalıyız. Çünkü sıra dışı düşünceler ancak beyin fırtınasının sonunda çıkar."

Bundan yola çıkarak Dünya tarımsal ürün ihracatına baktığımda başı Hollanda'nın çektiğini görüyorum...


Hollanda'nın nüfusu ne kadar?
On altı milyon.
Yüzölçümü ne kadar?
Otuz dört bin kilometre kare.. Hap kadar.
Tarımda kaç kişi çalışır?
Altı yüz bin...
Hollanda'nın toplam ihracatı ne kadar?
İki yüz seksen milyar dolar..
Toplam ihracat içinde tarımın payı ne kadar?
Altmış milyar dolar.”


Fazla söze ne gerek. Durum ortada…

Zeytin-Zeytinyağı muhtemeldir ki, sadece tüm Akdeniz havzasında üretilip, küresel pazarda tüketilen ender ürünlerdendir. Zeytinyağı ticaretinin gelişmesindeki anahtar faktör kuşkusuz talepteki artış olacaktır.-Ki artan sağlıklı beslenme ve kaliteli ürün tüketme eğilimleri talebin giderek artmasını sağlamakta. Toplam talep, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artmaya devam edecektir. Geleneksel tüketici durumunda olan Akdeniz havzası ülkelerinin haricinde de yükselen bir değer olan zeytinyağına talep çoğalmaktadır.

Bu tüketim artışı, bir ölçüde ülke bazlı tanıtım etkinliklerinin gücüne bağlıdır. Ancak artma eğilimi gösteren tüketime ve dolayısıyla talebe hazırlıklı olanlar pazarda hak ettikleri yeri alabileceklerdir. Sadece üretim anlamında değil, pazarlama becerileri anlamında da…

Zeytinyağı tanıtımında Uluslararası Fuarların önemi

Kabul gören bir ifadeyle, pazar, her türlü mal ve hizmetin alınıp satıldığı ya da takas yoluyla el değiştirdiği yer olarak tanımlanmaktadır. Bu kavram çerçevesinde, semt pazarları, borsalar, fuarlar, sergi ve panayırlar, farklı ülkeler ile kişi veya kuruluşlar arasındaki değiş-tokuş faaliyetine konu olan alanlar pazarı oluşturur. Buna göre pazar; alıcılarla satıcıların serbest bir biçimde karşılaştıkları, kâr amaçlı ya da kâr amaçsız her türlü mal ve hizmetin alıcı ve satıcılar arasında değiştirildiği veya değişim fiyatının oluştuğu yer veya koşullar dizisi, şeklinde tanımlanabilir.

Bu, evinin haftalık erzak tedariki için semt pazarına giden Ayşe Teyze’nin pazarcı Halil’le olan ilişkisi için de böyledir; ABD’nin önemli restoran zincirlerinin tedarikçisi, toptancısı Mr. George’un Anatolive Fuarı’nda Türk zeytin-zeytinyağcıları ile sipariş öncesi görüşmeleri için de…
İster ulusal olsun, ister uluslararası olsun, ticaret fuarlarının günümüzde pazarlamanın en önemli araç ve işlevlerinden biri olduğu kuşkusuz.

Fuzuli’nin dediği gibi, “Dünya herkesin kendi malını sattığı bir pazar yeridir.” İhracat pazarlamasındaysa uluslararası fuarların çok önemli yeri olduğu malum. Uluslararası fuarlar, ihracatçılar için hem vitrin, hem de pazar yeri işlevini yerine getirirler. Satıcı ile potansiyel müşterinin doğrudan buluşma olanağı sağlanır. Artık şirketler, fuarlara sadece prestij sağlamaktan çok iş bağlantısı kurmak için katılıyor.

Ayrıca ticari fuarlar, genellikle belirli bir sektöre yönelik, ziyaretçileri konuyla doğrudan ilgili ve müşteri olabilme potansiyeli taşıyan kişi ve kurumlardan oluşmaktadır. Ve bu ziyaretçiler, genel olarak, fuarda almak istedikleri ürünle ilgili sunumlardan etkilenme eğilimindedirler. Bu yüzden de ihtisas fuarları daha büyük ilgi görüyor.

Unutmayalım ki fuarlar gezme tozma yerleri değildir; vakti, fırsatı iyi değerlendirip kendimizi kısa tarafından, en özlü, en çarpıcı tanıtmanın yollarını bulmalıyız, yoksa “biz leblebi diyemeden pazar savulur.”

Fuarlar, sadece potansiyel müşterilerle karşılaşma ve onların tepki ya da ilgilerini ölçebilme açısından değil, fuara katılan aynı sektördeki diğer rakip firmaları da görüp onların ürün, strateji ve pazar potansiyellerini karşılaştırmak açısından da çok yararlıdır. Yani rakipleri izlemek açısından da fuarlar önemli bir fırsat sunuyor. Bundan yararlanarak ürünle ilgili piyasa ve rekabet durumları belirlenebilir.

Başkaca fuarlar, acente ve dağıtım kanallarındaki aracılarla doğrudan bağlantı kurulmasına vesile olabilir. Böylelikle, ihracat olanakları yaratmaya çalışan bir şirket, ihracat kanallarındaki bu aracıları bulabilir.

İhracat olanakları arayan firmalar yönünden, ihracat yapabilen firmalarla karşılaşıp onların deneyimlerinden yararlanmak, fuarların hem eğitici, hem de teşvik edici yönlerindendir.
Her ne kadar zeytin-zeytinyağı sektörümüz ticari fuarlara gerekli ilgiyi henüz yeterince göstermiyor olsa da bu fuarlara katılmanın pazarlama açısından en düşük tanıtım maliyetleri arasında olduğu muhakkak. Ayrıca uluslararası ticari fuarlara katılımı teşvik için devletin sunduğu destek ve vergi muafiyetleri mevcut.

Zeytin-zeytinyağı sektörü birkaç yıl öncesine kadar genel gıda fuarlarında fark edilme çabası veriyordu. Ancak bugün artık sektör, tek çatı altında bir araya gelebildiği Anatolive ve Vinolive gibi önemli ihtisas fuarlarına sahip.

Zeytin - Zeytinyağı Sektörü 2. kez Anatolive çatısı altında bir araya geliyor

Anatolive Fuarı, zeytin-zeytinyağı sektörünün geçen seneki daha ilk buluşmasında geleceğe ilişkin umutlu, parlak bir tablo sunmuştu.

Bu yıl ikincisi gerçekleştirilecek Anatolive, dünyanın en önemli uluslararası zeytin-zeytinyağı fuarlarından biri olmak yolunda.

Zeytin ve zeytinyağı sektörünü tek bir çatı altında bir araya getiren ve bir ihtisas fuarı olma özelliğini taşıyan Anatolive, 17-19 Nisan 2008 tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde sektör bileşenlerini ağırlayacak.

İhracat bağlantılarının yanı sıra yurtdışında işbirliği, bayilik, ortaklık, yabancı sermayeli yatırımlar yapmak için zemin hazırlamanın da mümkün olduğu Anatolive Fuarını geçen yıl toplamda 4 bin 405 kişi tarafından ziyaret ederken, 66 stantta, 84 ayrı firma ve markanın, toplamda 117 grup ürünü sergilenmişti.

Ezgi A.Ş. Fuarcılık tarafından, DTM (Dış Ticaret Müsteşarlığı), TİM (Türkiye İhracatçılar Meclisi), EZZİB (Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçılar Birliği)’nin stratejik destekleri ve Zeytindostu Derneği’nin partnerliği ile düzenlenen Avrasya Zeytin, Zeytinyağı ve Prosesleri Fuarı & Kongresi Anatolive, bireysel ve bölgesel katılımların yanı sıra verilen teşvik destekleri ile yoluna bir kat daha güçlenerek devam ediyor.

Zeytin ve Zeytinyağı sektörüne yönelik Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde düzenlenen bir toplantıda TİM Başkanı Oğuz Satıcı, yurtiçi ve yurtdışı tanıtımların önemine değinerek, Anatolive fuarının ulusal ve uluslararası tanıtımda bir kale gibi desteklenmesi gerektiğini belirtmişti.

Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde düzenlenen bu toplantıda TİM Başkanı Oğuz Satıcı’nın başkanlığında Türkiye’de zeytin ve zeytinyağı sektörüne hizmet veren bölgelerin Ticaret ve Sanayi Odaları bir araya gelmişti. Satıcı, toplantıda sektörün ayakta kalması ve gelecekte uluslararası pazarlarda söz sahibi olması gerektiğini söyleyerek, “İç ve dış pazarda ürünlerimizin kabul görmesi için çalışmalar yapacağız. İç pazarda özellikle 17-19 Nisan 2008 tarihleri arasında Dünya Ticaret Merkezi’nde bu yıl 2’incisi düzenlenecek olan Anatolive fuarı 5-10 yıl sonra bölgenin sektörel merkezi olacak. Zeytin-zeytinyağı dünyasında bir iddiamız var ise mutlaka bu fuarı yaşatıp, geliştirmemiz, bu kaleyi sağlam tutmamız ayrıca Anatolive’i uluslararası tanıtımın bir öğesi olarak da görmemiz gerekiyor,” diye konuşmuştu.

TİM Başkanı Satıcı, “Anatolive bizim önem verdiğimiz bir fuar. Anatolive’in Asya-Avrupa-Afrika bölgesinde uluslararası bir ihtisas fuarı olmasını istiyoruz. Bu sektörden pay almak isteyen tüm bölgelerin bu fuara sahip çıkıp İstanbul ve yurtdışına taşıyacak şekilde güçlendirmesi gerekiyor. Ülkenin tümünü bir yerde kümelemek zorundayız,” diye görüşlerini açıklamıştı.

Türkiye'de varolan zeytin ve zeytinyağı potansiyelini yurtiçinde ve yurtdışında muhtelif etkinliklerle tanıtarak Türk zeytin-zeytinyağı sektörü ile endüstrisini ulusal ve uluslararası alıcılarla buluşturmayı hedefleyen Anatolive, bu yıl da sektörün gücünü göstermesi açısından önemli bir vitrin özelliğini taşıyor.

Sektörün gıdadan ayrı olarak bir ihtisas fuarı ile kendini özel olarak tanıtma şansına sahip olması Türk zeytin-zeytinyağı sektörünü uluslararası arenada da bir adım öne taşıyor. Özellikle firmaların kendi markalarını ve ürünlerini tanıtabilecekleri fuarda, kurumsal imajın pekiştirilmesi ve sektör içi iletişiminde sağlanabilmesi mümkün.

Fuarın en önemli amaçlarından biri olan uluslararası pazarlar ve uluslararası bağlantılar anlamında da önemli adımlar atılmakta. Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın (DTM) çalışmaları sonucunda fuara Türk firmalarının tanıtımı ve sıcak bağlantıların yapılması amacıyla hedef ülkelerden alım heyetleri de getirilecek.

Vinolive 2008- 5. Zeytin, Zeytinyağı, Şarap ve Teknolojileri Fuarı

Zeytin-zeytinyağı sektörünün dünya vitrinine çıktığı bir diğer önemli ihtisas fuarı da Vinolive.

İZFAŞ, Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi (UZZK) ve İzmir'deki meslek odaları temsilcilerinin desteğiyle 29 Mayıs -1 Haziran 2008 tarihleri arasında Uluslararası İzmir Fuar Alanı'nda Vinolive 2008- 5. Zeytin, Zeytinyağı, Şarap ve Teknolojileri Fuarı'nı düzenleyecek.

Geçen yıl 5 bin 250 metrekare alan üzerinde düzenlenen fuara 133 firma katılmıştı.

Fuarın tanıtım toplantısında EBSO Yönetim Kurulu Başkanı Yardımcısı Nedim Kalpaklıoğlu, sektör adına tarih yazdıklarını kaydederek, "Bölgemiz, zeytin ve zeytinyağı bölgesidir. Fakat ne hikmettir ki bu nimetleri tanıtma fırsatı olmamıştır. Türk zeytinyağını tanıtmak için fuarlara gittik. Bir yere gittiğimizde mal almak için gittiğimizde alıcı ona göre davranıyordu. Şimdi onlar gelsin, bizi yaşadığımız yerde görsünler istiyoruz," dedi. Sanayi, ticaret odası, borsa ve üniversitelerle yapılan görüşmelerde çok güzel bir işbirliği yakaladıklarını belirten Kalpaklıoğlu, Ege Bölgesi'ni, zeytin ve zeytinyağını tanıtmak istediklerini, bu amaçla Amerika, İspanya ve İtalya'dan da önemli alıcıları fuara getirmek istediklerini dile getirdi.Dünyada zeytin ve zeytinyağı sektöründe önemli bir oyuncu olabilmek için üretimin artırılması gerektiğini kaydeden Kalpaklıoğlu, Türkiye'de 200-250 bin ton olan üretim miktarının 750 bin tona çıkarılması gerektiğini ifade etti. UZZK Başkanı Dr. Mustafa Tan ise "üretimin teşvik edilmesini ve insanların zeytin ve zeytinyağı ile tanışmasını önemsediklerini" ifade etti. Tan, "Tıpkı ilk kurşunun İzmir'den atılması gibi bizim olan, bizden çıkan ve başka ülkeler tarafından baş tacı edilmiş zeytinyağını büyük hedeflere yürütmeye kararlıyız," dedi. Fuar kapsamında, Kimya Mühendisleri Odası'nın sekreteryasını üstlendiği Vinolive Sempozyumu da düzenlenecek.

Sektörümüze hayırlı, başarılı fuarlar diliyoruz !...

“Kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın” demeden kaliteye her bakımdan önem veren önemli organizasyonlar olmasını arzu ediyoruz. Beklentimiz her iki fuarın da katılan firmaların niceliksel ve niteliksel çokluğu, sergilenen ürünlerin kalitesi, organizasyonunun mükemmelliği ile gelenekselleşme yolunda önemli adımlar atan başarılı buluşma noktaları olması.

Önce zeytin-zeytinyağı sektörümüzün, sonra da alıcıların, özellikle de yabancı alıcıların hem Anatolive, hem de Vinolive fuarlarına gereken ilgiyi göstereceğini umuyoruz.

Pazar ola !..



Tuesday, February 26, 2008

Zeytinyağı sektörünün en önemli sorunlarından biri: Tağşiş!
















Zeytinyağı sektörünün en önemli sorunlarından biri:
Tağşiş!


M.Hakkı Yazıcımhyazici@gmail.com


Hatırlayacaksınız Zeytindostu Derneği, “Türkiye’de zeytin ve zeytinyağının en önemli sorunu nedir?” konulu bir anket düzenlemişti. Zeytindostu grubuna üye yaklaşık 3 bin kişinin oy kullandığı bu anketin sonuçlarına göre;

- Zeytin ve zeytinyağı sektörünün en önemli sorunu olarak tanıtım ve pazarlama eksikliği ön plana çıkmış; ankete katılanların yüzde 34’ü sektördeki tanıtım ve pazarlama eksikliğini en önemli sorun olarak görmüştü;
-İkinci sırayı yüzde 28,3’lük payla kalitesiz üretim, denetim eksikliği ve tağşiş almıştı;
-Ankette üçüncü sırada yer alan sorun ise 20,5 ile hükümet politikaları olmuş;
-Zeytin ve zeytinyağındaki üretimi yetersiz bulanların oranı yüzde 8,3’de kalmıştı;
-Sektörde finansman sorunu olduğunu düşünenler yüzde 4,5 ile 5. sırada yer almıştı;
-Ankete katılanların yüzde 4,4 ise sektördeki sorunların diğer nedenlerden kaynaklandığını ifade etmişti.

Evet, tağşiş, zeytinyağı gibi değerli bir malın hem üreticilerinin, hem de tüketicilerinin kabusu.

Hikayeye göre, zeytinci bir önceki sezonda zeytinyağını sattığı tüccara telefon açmış. Selam sabah, hatır gönül faslından sonra konuşurken tüccar, “Bu sene sizin kasabadan yağ almayacağım,” demiş. Şaşıran zeytinci “Ama niye?” diye sorduğunda, “Geçen sene sizin kasabadan aldığım yağların bir kısmı tağşişli çıktı,” cevabını almış.
Sanki başından kaynar sular dökülmüş. Fırlayıp zeytincilerin toplaştığı kasabanın kahvesinde almış soluğu. Hışımla içeri girmiş.
“Kim ulan bizim kasabadan tağşişli yağ satan?!”
Ağzına kadar dolu kahvehanede çıt yok; sinek uçsa duyulacak.
Uzun süren bir sessizlikten sonra, arka sıralardan ufak tefek bir köylü “Benim,” demiş.
Gözü dönmüş zeytinci, adamcağızın üzerine çullanmış, bir güzel dövmüş. Sonra geldiği gibi hışımla çıkıp, gitmiş.

Dayağı yiyip perişan halde yere serilen köylü, kendine geldikten sonra muzip muzip gülerek “Kandırdım onu,” demiş.

Şakanın dozunu kaçırıp yok yere dayak yiyen köylünün tağşişli mal satmadığına sevinmek mi lazım? Herhalde dayak yediği için üzülmek, tağşişli mal satmak gibi onursuz bir iş yapmadığı için de sevinmek gerekiyor.


Tağşiş sadece ticari değil, aynı zamanda insan sağlığıyla ilgili ağır bir suç

Tağşiş, adına kandırmaca, hile, dalavere, düzenbazlık ne derseniz deyin çok kötü bir şey…

Bir şeyin içine başka bir madde karıştırmakla, katıştırmayı anlatan, Arapçadan dilimize geçen, söylenmesi zor bu sözcüğü hileli yollara başvuranların sayısı arttıkça daha fazla duyuyoruz. Yasada böyle yazılageldiğinden halen kullanımda olan bir sözcük. İngilizce'deki karşılığı ise Adulteration.

Tağşiş, ne yazık ki en fazla gıda üretiminde görülen bir hile şekli. Süte su; bala glikoz; sığır etine tavuk, hindi, koyun eti; kaliteli una kalitesiz un; meyve suyuna başka sıvılar katmak, karıştırmak en yaygın başvurulan tağşiş yöntemlerinden…

Sadece ticari bir suç olmanın da ötesinde insan sağlığı ile oynandığı için bir başka insanlık suçudur da.

Hele zeytinyağı gibi değerli, fiyatı yüksek bir üründe tağşiş olayına daha sıkça raslıyoruz. Güzellik başa bela…Diğer bitkisel yağlara göre fiyatı daha yüksek olan zeytinyağına pamuk yağı, ayçiçek yağı, fındık yağı gibi ucuz yağlar sıkça karıştırılıyor.

Zeytinyağındaki yaygın tağşiş yöntemleri

Zeytinyağına "daha ucuz olan" başka yağların karıştırılması, yani teknik deyimiyle tağşiş, yeni bir şey değil; ama her gün farklı bir örneğine rasladığımız bu yola başvuranların sayısı azalacağına artıyor. Gerçi “hile ile iş gören mihnet ile can verir”, fakat alışmış kudurmuştan beter; tağşişin, tağşişçilerin önünü kesmek zor ve çaba gerektiriyor.

Dediğimiz gibi, zeytinyağında tağşiş yapılmasının ana nedeni, karıştırılan diğer yağların ucuz olması…Ucuz olmasının yanısıra bu değersiz yağların bolca bulunabilmesi…

Bu iki şartı da yerine getiren ve tağşiş malzemesi olarak en fazla kullanılan bitkisel yağlar, pamuk, ayçiçek, fındık, mısır, soya, kolza tohumu, kanola yağı ve rafinajlık zeytinyağıdır.

Ülkemizde ayçiçek yağı kullanımı çok yaygın olduğundan kolayca tanınmakta; pamuk yağı ise daha az bilinmekte. Pamuk yağı, kırmızımsı renginin zeytinyağının koyu sarı rengine uyumluluğuyla tağşiş için avantajlı olurken, ayçiçek yağının dezavantajı açık sarı olan rengidir. Bu nedenle de pamuk yağı tağşişçinin gözdesidir.
Pamuk yağıyla tağşişde, ortalama olarak 80-90 kg pamuk yağına 10-20 kg zeytinyağı karıştırılır. Özellikle kötü ve yüksek asitli zeytinyağları bu şekilde pazarlamak mümkün hale gelir. Ayçiçek yağıyla yapılan tağşişte ise, tersine zeytinyağı miktarı daha fazladır. Zira ayçiçek yağı, neredeyse renksiz olarak üretilmekte olup, zeytinyağının rengini fazlasıyla açmaktadır. Çok açık renkli zeytinyağı ise tüketici tarafından kolayca fark olunacağından pek tercih edilmemektedir.

Zeytinyağında tağşiş sadece başka bitkisel yağların karıştırılması ile değil, kaliteli düşük asitli zeytinyağlarına, yüksek asitli kalitesiz zeytinyağlarının, rafinajlık yağların karıştırılması ile ve hatta başka bölgelerin zeytinyağlarının karıştırılmasıyla da yapılmaktadır.

Yani zeytinyağında üç tür tağşişden bahsedebiliriz. İlki zeytinyağının daha ucuz bitkisel yağlarla karıştırılması; ikincisi kaliteli sızma zeytinyağlarına düşük kaliteli rafinajlık zeytinyağlarının karıştırılması; üçüncüsü ise değerli zeytinyağlarına diğer bölgelerden ya da ülkelerden temin edilen kalitesiz zeytinyağlarının karıştırılmasıyla yapılanı.

Tabii bütün bunlar, hileli ürünleri kaliteli ürünmüş gibi etiketleyip, daha yüksek fiyata satmak uğruna yapılmakta.

Tağşiş evrensel bir sorun

ABD’nin itibarlı dergilerinden New Yorker’da, 13 Ağustos 2007 tarihinde, Tom Mueller imzasıyla yayımlanan “İtalya’dan Bir Mektup- Yağlı İş: Sahte Zeytinyağı Ticareti” başlıklı bir yazı Türkiye’nin de karıştığı dudak uçurtan bir tağşiş olayını anlatıyordu.

10 Ağustos 1991 günü, Mazal II adlı paslı bir tanker, Türkiye’de Ordu ilinin sanayi limanına yanaşmış ve ambarına iki bin iki yüz ton fındık yağı pompalamıştı. Ardından gemi, Akdeniz ve Kuzey denizinden geçerek dolambaçlı bir sefere çıkmıştı. Mazal II’nin İtalya’nın güneyinde yer alan Puglia’daki bir liman olan Barletta’ya vardığı tarih olan 21 Eylüle kadar, yükü, geminin resmi belgelerine göre Yunan zeytinyağı haline gelmişti. Yük, muhtemelen bir memurun göz yumması sonucu, gümrükten kolayca geçmiş, tankerlere yüklenmiş ve Barletto’da kurulu bir İtalyan zeytinyağı imalatçısı olan Riolio rafinerisine teslim edilmişti. Orada, bazen gerçek zeytinyağıyla karıştırılarak, Riolio müşterilerine satılmıştı.

1991 yılının Ağustos ve Kasım ayları arasında, Mazal II, Katerina T. adlı bir başka tankerle birlikte, Riolio’ya, hepsi Yunan zeytinyağı olarak tanımlanan, hemen hemen on bin ton Türk fındık yağı ve Arjantin ayçiçeği yağı teslimatı yaptı. Riolio’nun sahibi Domenico Ribatti, Bari’deki eski bir süpermarket de dahil önemli gayrimenkullerini bir araya getirerek, sahte yağdan zengin oldu.

Ancak sonunda bu tüyler ürpertici uluslararası tağşiş olayının mimarı Ribatti yakayı ele verdi.

Müfettişler ayrıca Ribatti’nin sahte yağının nereye gittiğini de ortaya çıkardı: bu yağları tüketicilere zeytinyağı olarak satan ve zeytinyağı sektörünü desteklemek için verilen yaklaşık oniki milyon dolar AB sübvansiyonu alan ve aralarında Nestlé, Unilever, Bertolli ve Oleifici Fasanesi’nin de bulunduğu İtalya’nın en büyük zeytinyağı imalatçılarından birkaçı. Ancak bu şirketler, Ribatti tarafından dolandırıldıklarını iddia ettiler ve savcılar bu şirketlerin suça iştirakini kanıtlayamadı.

Soruşturmayı yürüten müfettişlerden biri, bu işten elde edilen gelirin adeta kokain ticaretinden elde edilen gelirle yarışacak tutarda olduğunu söyledi. Hem de kokain ticareti kadar risk taşımamasına rağmen…

Türkiye dışından bir başka çarpıcı örnek de zeytin ve zeytinyağının dünyadaki açık ara şampiyonu İspanya’dan.

1980’li yıllarda İspanya’da anilinli kolza tohumu yağıyla karıştırılmış zeytinyağından 400 kişi ölmüş, 20 bin kişi de hastalanmıştı.

Uluslararası düzeyde tağşiş tabii ki bu örneklerle sınırlı değil. Tağşiş, hem çok yaygın, hem de çok eski bir tarihe dayanmakta. Galen, yüksek kaliteli zeytinyağını domuz yağı gibi daha ucuz maddelerle karıştıran namussuz yağ tüccarlarından bahseder. Apicius, ucuz bir İspanyol yağını, kıyılmış otlar ve kökler kullanarak İstria’da değerli bir yağa dönüştüren reçeteler verir.

Avrupa Birliği ülkelerinde belki de bizden daha fazla başvurulan tağşiş sahteciliğine karşı uzun, ciddi ve halen de devam eden bir mücadele verilmiştir. Laboratuar analizlerinin bir çok yabancı madde karıştırma eylemini açığa çıkartmakta yetersiz olduğunun farkedildiği AB üyesi üretici ülkelerde, her zeytinyağı sınıfı için katı tat ve aroma gereklilikleri belirlenmiş, tanımlanmış ve bunları yürürlüğe sokmak için Uluslararası Zeytinyağı Konseyi tarafından onaylanan test heyetleri kurulmuştur. AB düzenlemelerine göre, natürel sızma zeytinyağı, fark edilebilir bir burukluk, acılık ve meyvemsilik seviyesine sahip olmalıdır. Kusurlu sayılan tat ve koku unsurlarını barındırmamalıdır. Bizde bir tane bile yokken zeytinyağı üreticisi AB ülkelerinde resmi statüsü bulunan, akredite olmuş onlarca Zeytinyağı Tadım Paneli Grubu bulunmaktadır.

Hem üreticiyi, hem de tüketiciyi tağşişden korumak

Tüketici kendisini tağşişli zeytinyağından nasıl koruyabilir?

Tağşişli ürünü tüketicinin anlaması kolay değil. İç tüketimin içler acısı bir seviyede olduğu, zeytinyağı kültürünün istenilen ölçüde gelişmediği ülkemizde tabii ki kaliteli zeytinyağının alıcı tarafından ayırt edilmesini beklemek hayal olur.

Hemen aklıma gelen bir soruyu paylaşmak istiyorum. Biz, hemen her fırsatta zeytinyağı iç tüketimimizin kişi başına yıllık ancak 1 kg. olduğundan bahisle, diğer üretici ülkelere göre çok az olmasından yakınıyoruz. Bu rakamı, ağaç varlığımızdan, o seneki rekolteden, ihracata giden miktar verilerinden hareketle tahmin ederek buluyoruz. Peki, zavallı halkımızın halis zeytinyağı zannederek tükettiği tağşişli yağ miktarı ne kadardır? Bence çok fazladır… İnsanlarımız, mesela önemli bir kısmı ithal olan ayçiçek yağını zeytinyağı sanarak tüketiyor ki, vah vah !

Aptal yerine konulduğumuza mı, ekonomik zararımıza mı, döviz kaybına mı, sağlığımızı yitirdiğimize mi, yoksa zeytinyağı gibi doğa harikası bir lezzetten mahrum kaldığımıza mı yanalım?

Herkes zeytinyağı tadım uzmanı olamayacağına, her eve kimyasal analiz laboratuarı kurulamayacağına göre ne yapılmalı?

Tağşişle mücadelenin en önemli yolu sıkı denetim... Kamu denetimleri artırılarak etkin hale getirilmelidir. Meydanı tağşişçilere bırakmamak lazım. Sahipsiz eve it buyruk…

Zeytinyağındaki tağşiş sorunu konusunda İzmir Ticaret Borsası'nın etkin çalışmaları var. Bu konuda Tarım İl Müdürlüklerinin de denetimlere ağırlık vermesi lazım. Daha fazla ihtisas laboratuarlarının kurulması gerekiyor.

Ayrıca tüketicinin zeytinyağı konusunda bilgilendirilmesi önemli.

Halkın bilinçlenmesi tağşişi önleyecek en etkin yöntemlerden. Kaliteli yağı tüketicinin tanıması, damak zevkinin gelişmesi, zeytinyağı kültürünün yaygınlaşması gerekli. Alıcı, güvenilir bildik yerlerden temin edeceği, mutlaka markalı, ambalajlı ürünü tercih etmeli; ucuzluğuna aldanıp özellikleri, menşei belli olmayan ürünlere itibar etmemeli.

Özellikle tatilciler, emin olmadıkça, tanımadıkları kişilerden yol kenarlarında satılan “beyaz teneke” tabir edilen markası, menşei belli olmayan yağları almamalılar. Açıkta, plastik ambalaj içinde zeytinyağı satın alınmamalı. Yoksa işin içinde zeytinyağı almaya heveslenip, enayi yerine konularak ayçiçek yağı, pamuk yağı alıp kazık yemek de var.

Yani özetle zeytinyağı kültürünün yaygınlaştırılması, tüketicinin bilgilendirilmesi, aydınlatılması önemli. “Tan yeri ağarınca hırsızın gözü kararır.”

Ve tabii ki sektörün kendi iç kontrolu da önemli. Kurunun yanında yaşın da yanmaması için bu konuda hassas olunmalı. Malum, “haramzade pazar bozar, helalzade pazar yapar.“- Ki Zeytindostu Grubu, geçen sene market zincirlerinin raflarındaki bazı şüpheli yağların analizini yaptırararak örnek bir davranışta bulunmuştur.

Büyük bir alışveriş zincirinin kendi markalarıyla, yine “ünlü” bir yağ üreticisi firmaya yaptırıp sattığı ambalajlı riviera zeytinyağlarının içinde "prina yağı" çıktığı haberi hafızalarımızdaki yerini hala muhafaza ediyor. Hatırlarsanız ürünün gıda kodeksine uygun olmadığını belgeleyen laboratuar raporuyla birlikte bu dev grup Tarım Bakanlığı'na şikayet edilmişti. Keşke yeterli denetimler olsa ve şu tağşiş işini yapan firmalar birer birer açıklansa.

Zeytinyağı Tadımcılarının eğitilmesi, Tadım Panelleri oluşturulması ciddiye alınmalı. Coğrafi İşaretleme Tescili çabaları yaygınlaşmalı. Markalı, ambalajlı, kaliteli ürün satışı özendirilmelidir.

Tağşiş sorununa bir çözüm bulunamadığı sürece zeytinyağı sektörünün başı çok ağrıyacak. Ama bu sorunla mücadele edilip, olumlu noktaya yaklaşıldıkça da pek çok sorunumuz hallonulacak.
Mesela markalı, ambalajlı, kaliteli ürün satma çabası içinde olanların bu emekleri değerini bulacak… Takdir edin ki az bir şey değil.



Wednesday, February 20, 2008

Etiketin Önemi







Etiketin Önemi

M. Hakkı Yazıcı
mhyazici@yahoo.com



Etiket Ürünümüzün Yüzüdür!

Nasıl ki yüzümüz ilk karşılaştığımız, bizi hiç tanımayan insanlara kişiliğimiz hakkında ilk ipuçlarını verirse ürettiğimiz ürünün kalitesi hakkında da üzerindeki etiket tüketiciye ilk izlenimi verir.

Etiket ürünümüzün yüzüdür.

Artık öyle bir çağda yaşıyoruz ki, “Benim malım kalitelidir, bilen bilir,… alan alır,” devri çoktan aşıldı. Ürünümüzün etiketi, kalitesi, markası, ambalajı kadar önemli…

Market raflarında sıralanmış benzer ürünlerden birini seçmek durumunda olduğumuzda, gözümüz kaçınılmaz olarak ambalajı ve dolayısıyla etiketi "en göz alıcı, en albenili" olana kayar. Yani tüketici, ürünün içeriğinden önce etiketine bakar.

Tüketiciye ulaşmak serüveninde örneğin bir market rafında veya bir dükkanın vitrininde özene bezene ürettiğimiz malımız, yine özene bezene tasarladığımız ambalajı ve albenili etiketi ile yüz metreden “al beni, al beni,… pişman olmazsın !” diye haykırmalı.

Bizim malımızın etiketi en güzel, en baştan çıkarıcı etiket olmalı…

Etiket Pazarlamanın Yarısıdır


Dünyadaki yerimizi bilmek açısından rakamlarla örnek vermek gerekirse; tüketilen kişi başına etiket, Amerika Birleşik Devletleri’nde 10 metrekare, Avrupa’da 8 metrekare iken bu miktar Türkiye’de 1 metrekaredir. Böyle olunca pazarlama bacağımız da kısa kalıyor. Güzel etiketler yapmıyoruz ve tüketmiyoruz,.. marka yaratamıyoruz,..ve malımızı ambalajlı satamıyoruz. Kime kızmamız gerekiyor? Kolayına kaçıp yine Fransa’ya, İtalya’ya mı, yoksa kendimize mi?

Pazarlama uzmanlarının önemli bir çoğunluğu, etiketin pazarlamadaki yerini vurgulamak için konuyu "etiket pazarlamanın yarısıdır" saptamasına kadar vardırmaktadırlar. Etiketin pazarlamanın yarısı olduğunun ne kadar doğru olduğu konusu bir tarafa, ürünün satışında çok önemli yeri olduğu inkar edilemez bir gerçek. Daha da ileri gidip, bunu yine pazarlama uzmanlarının "21. yüzyıl üretme değil, pazarlama çağıdır" şeklindeki deyişleriyle birleştirdiğimizde, ortaya etiketin dünya para akışında çok önemli bir paya sahip olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Bir başka deyişle, "Etiket satışı, satış etiketi" tetikliyor.

Etiket bir markayı, onun pazarlamasını ne şekilde etkiliyor?

Etiket, bir ürünün kimliğinin, markasının ayrılmaz bir parçası. Öyle ki, etiket çoğu zaman markanın kendisi dahi olabiliyor.

Etiket Sanayicileri Derneği Başkanı Aydın Okay'ın deyişiyle, "Etiket bir kadının makyajına benziyor. Ne kadar güzel olursa o kadar itibar kazanır."

Kötü etiket öldürür!

Etiket üreticilerine göre, bugün öyle bir noktaya gelindi ki, dünyanın en iyi markasını bile kötü bir etiketle, raflarda tozlanmaya mahkum etmek mümkün. Dernek Başkanı Okay'ın bu konuda verdiği bir örnek de fazla söze yer bırakmıyor.

"Geçtiğimiz yıllarda bir tavuk markasının raflarda bayatladığı görüldü. Daha doğrusu, tüketici ürünü alış-veriş sepetine atıyor ve kasaya kadar geliyordu. Ama kasaya geldiğinde, önündeki müşterinin sepetindeki markayı görüyor ve kendisininkini kasada bırakıp, o önündeki müşterininkinden alıyordu. Kasaya bırakılanlarda tekrar yerine konuluncaya kadar burada bekliyordu. Tabii, soğutucudan çıktığı için bu ürünler kısa bir sürede bozuluyordu. Bir süre sonra o markanın raftaki ürünlerinin çoğunun bozuk olduğu dikkat çekti. Nedeni araştırıldı. Tüketicinin o tavuğun etiketinden 'hazzetmediği', alternatifini görünce de hemen değiştirildiği ortaya çıktı. Bunun üzerine etiket değişikliğine gidildi."

Peki etiketi markanın ayrılmaz bir parçası yapan ne? Aydın Okay bu konuda bir şampuan örneğini veriyor:"Bir şampuanı, içeriği ve marka reklamları dışında, sunacak olan tek bir şey var, o da ambalajı, yani şişesi ve o şişenin üzerindeki etikettir. Marka, o etiketin üzerinde konumlanmıştır. O konumlanma şekli, şişenin veya ambalajın neresine denk düştüğü, etiketin üzerindeki tanıtım yazıları ve diğerleri… Hepsi markanın bir parçasıdır ve markanın zihinlerde yerleşmesine hizmet eder. Ürün rafa konduğunda, şişesinin üzerinde bulunan etiket o markayı gösterir veya saklar!" (Aydın OKAY-MarketingTürkiye Dergisi-!5 Eylül 2003-Sayfa 30-31)

Fatih Cenikli, TARİŞ’teki şişelerin ve etiketlerin tasarımını yapan Can Erçin’in “Tariş kalkışması” diye nitelendirdiği ambalaj yenileme serüveninin başlangıcını şöyle anlatıyor:

“Bir akşam İzmir'in Kordonboyu'ndaki ünlü balık restoranı Deniz'de yemek yerken, zeytinyağı istedim. TARİŞ dışında bir markanın zeytinyağını getirdiler. Ben de şefe, 'TARİŞ zeytinyağı kullanmıyor musunuz?' diye sordum. Şef; 'Efendim içindeki zaten TARİŞ zeytinyağı. Ama ambalajı kötü olduğu için müşteriye farklı bir markanın şişesiyle sunuyoruz' dedi. İşte bu yanıt, bizim ambalaj atağımızın temelini oluşturdu. Zeytinyağının tarihteki serüveni 6 bin yıl öncesine kadar uzanıyor. Çıkış noktası da Anadolu. Biz de ambalajlarımızı hazırlarken bu 6 bin yıllık kültürü göz önünde bulundurduk. Zeytinyağlara Ege'nin tarihinden, mitolojisinden esinlenerek isimler verdik. Geçmişten miras aldığımız isimleri etiketlerimize taşıdık.” (Karadelikten Doğdu ,Füsun Karasinir – İzmir, 28 Temmuz 2003, Akşam Gazetesi )

Bir Zeytinyağı Etiketinde Hangi Bilgiler Okunmalı?

Etiketimizin sadece estetik yanına değil, içerdiği bilgilere de özen göstermeliyiz.

Bir ülkede standartlar belirlenmemiş ise her önüne gelen malının etiketine kafasına estiği gibi bir şeyler yazıp tüketicinin kafasını karıştırır. Sızma Zeytinyağı, Erken Hasat Köy Sızması, Halis Sızma Zeytinyağı, v.s.

Öncelik daha ciddi standartlara sahip olmak ve bu standartlara uymaya zorunluluk olmalıdır. Bunu da dışarıdan, global dünyanın ilahlarından beklemeden ya da yine taklit etmeden kendimiz yapmalıyız.

Günlük kazançlar peşinde olmayıp, kalıcı olmak, marka olmak, global pazarda hak ettiğimiz yeri almak istiyorsak öncelikle doğru bilgileri tüketiciye aktarmalıyız.

Bir zeytinyağı etiketinde neler olmalıdır?

Etiketimiz ürünümüzün nüfus cüzdanı gibi olmalıdır. Şişelerinin, tenekelerinin üzerine yapıştırdığımız etiketlerde, zeytinyağını elde ettiğimiz zeytinlerin yöresini, iklim özelliklerini, hasat yılını, cinsini, yetişme koşullarını, asit değerlerini, yağ çıkarma yöntemlerini içeren bilgilere yer vermeliyiz.

Sözün özeti : Dünyanın en kaliteli, en nefis zeytinyağlarını üreten zeytinyağcılarımızın ürünleri dünya pazarında hak ettiği yeri almalı. Bunun için de etiketin önemini kavramalıyız.

Madem ki Zeytinyağı yemek sanatının kralıdır, biz de onu krallara layık giydirmeliyiz.



Zeytinyağı Etiketlerinin Koleksiyoncusu : Mark Wickens

Zeytinyağı Etiketlerinin Koleksiyoncusu : Mark Wickens

M.Hakkı Yazıcı

İnsanların koleksiyon merakları sınır tanımıyor. Aklınıza ne gelirse toplayan koleksiyoncular var. Olanaklarına ve meraklarına göre; parfüm, mürekkep şişesi, içki şişesi etiketleri, kibrit kutuları gibi pek çok şey toplayan, biriktiren koleksiyoncuları biliyoruz.
Bu, zahmetli ve yoğun uğraş gerektiren bir merak. Bazen de çok para harcamayı gerektiriyor. Ama zamanla bir bakıyorsunuz öğünebileceğiniz muhteşem bir hazine yaratmışsınız.İyi ki böyleleri var ve bir tarihi sonraki kuşaklara taşıyorlar.Mark Wickens da böyle koleksiyonculardan biri; zeytinyağı şişesi etiketleri toplayan birkaç kişiden biri.Zeytinyağı etiketleri, diğer benzer ürünlerde olduğu gibi, pazarlanan şeyin ne kadar değerli olduğunun herkesçe bilinmesiyle yetinmeden; mala albeni kazandırmak için başvurulan, estetik bir şişe, ürünü anlatan akılda kalıcı bir marka kadar satışını arttırmaya katkıda bulunan bir araç.
Wickens, pek farkında olunmasa da bazı zeytinyağı etiketlerinin çok önemli güzel sanat ürünleri olduğunu düşünüyor.Mark Wickens’ın zeytinyağı etiketi koleksiyonunda şu anda 1.700 civarında farklı etiket var. Bunların % 99’u hiç kullanılmamış, orijinal etiket. Elindeki en eski etiketse 1860’lı yıllara ait. Bu etiket IV. Napolyon dönemine ait. En eski İtalyan zeytinyağı şişesi etiketi ise 1899 yılına ait; ancak İtalyan üreticilerin bundan daha önceki dönemde de etiket kullandıklarını sanıyor. Ne yazık ki bunları henüz eline geçirememiş. Bulamadığı eski İspanyol ve Portekiz etiketlerinin de varlığından haberdar.Koleksiyon, bir çok kereler Kanada’da, Avrupa’da sergilenmiş, 1998’de Oxford Üniversitesi’nde slayt gösterisi yapılmış. Bir çok radyo ve televizyon programında, basında konu edilmiş.Koleksiyon hakkında daha fazla bilgi edinmek, koleksiyonundaki etiketleri görmek için http://pages.infinit.net/wickens/labels sitesini ziyaret etmeniz yeterli.Son zamanlarda koleksiyonuna katılan, özellikle İtalyanların malum yaratıcı dizayn anlayışları ile ürettiği etiketlere hayran. Fransız, İspanyol, Faslı, Tunuslu, Cezayirli, Portekizli ve Amerikalı üreticilerin de çok güzel etiketlerinin olduğunu ifade ediyor.Bu koleksiyonda ne yazık ki dünyanın en önemli zeytinyağı üretici ülkeleri arasında yer alan ülkemize ait ancak bir iki etiket var.
Bu acı gerçek malum yaramıza parmak basmıyor mu? Türkiye, ürününe sahip çıkmıyor; marka yaratamıyor, ambalajlı ürün satamıyor. Ürünün albenisine, sunuşuna yeterince emek vermiyor; dolayısıyla da böyle bir koleksiyonda yer alacak çok fazla etiketi yok. Olanlarda Wickens’e ulaştırılmamış.

Wickens’le çokça yazıştık; Türk zeytinyağı imalatçılarının ilgisizliğinden yakındı.
Wickens, bu uğraşının tamamlanmadığı kanaatinde ve eline henüz ulaşmayan etiketlerin koleksiyonuna katılması için bizden de yardım bekliyor.e-posta adresi : mawickens@yahoo.com

Sunday, February 17, 2008

Zeytinyağında Ambalaj



Zeytinyağında Ambalaj

M. Hakkı Yazıcı
mhyazici@gmail.com



İzdivaç söz konusu olduğunda söylenilen çok beylik bir söz vardır: “Evleneceğin kişinin yüzü değil, ruhu güzel olsun.”

Be kardeşim hem ruhu, hem de yüzü güzel olsa fena mı olur!?..

Lafı sektörümüze uyarlarsak zeytinyağımızın, ambalajı da kalitesi kadar iyi olsa kötü mü olur?

Z & Z Dergisinde “Etiketin Önemi” başlığı altında yayımlanan bir başka yazımı “Madem ki Zeytinyağı yemek sanatının kralıdır, biz de onu krallara layık giydirmeliyiz,” diye bitirmiştim.

Kuşkusuz giyimin, kuşamın çok önemi var. Nasrettin Hoca’nın bildik hikayesini unutmayalım. Hani konuk olarak çağrıldığı ziyafette fazla itibar görmeyince kızıp, bir koşu eve gidip kürkünü giyip gelmiş, bu defa saygıyla karşılayıp baş köşeye oturtmuşlar. İtibarın arttığını görünce Hoca daha da kızıp “demek ki itibar bana değil kürke” diyerek kürkünün eteğini yemeğe bandırıp “ye kürküm ye!” demiş.

Artık günümüzde ambalajın tüketiciye mesaj verecek marka kavramının ayrılmaz ve önemli bir parçası olduğu bilinci giderek yerleşmektedir.

İnsanoğlunun ilk giydiklerini hatırlayalım, bir de bugünkü giyim anlayışımızı. Aynı şekilde zeytinyağımızı eski çağlarda olduğu gibi toprak küplerde, amforalarda saklayıp sunmuyoruz.

İnsanların yerleşik yaşama geçmesi ile birlikte o günün koşullarına göre biçimlendirilmiş ilk ambalaj örneklerine, arkeolojik kazılarda elde edilen bulgularda bolca rastlamaktayız.

Yaşadığımız topraklarda en az 8 bin yıllık serüveninin olduğunu bildiğimiz, insan yaşamındaki önemi her geçen gün biraz daha anlaşılan zeytinyağını eski çağlarda olduğu gibi “pithoi” diye adlandırılan iki metrelik dev toprak küplerde, amforalarda saklayıp, taşıma zamanı çok gerilerde kaldı.

Aktarlar, bakkallar, marketlerin yerini supermarket, hipermarket zincirleri aldı. Ticaretin, pazarlamanın yeni çağdaş usullerini yaşar, uygular olduk.

Doğuş Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü Araştırma Görevlisi Ardan Ergüven şöyle diyor:

“Süpermarketlerde onlarcasını bir arada gördüğümüz zeytinyağları çeşitlerinin ambalajlarında kullanılan malzemeler, görüntüler ve tasarım stilleri, tüketim tercihimizi etkileyen faktörlerden belki de en önemlileri. Ürün ambalaj kimliğinin yaratımında ilk olarak ürün çeşidinin ve karakterinin tanımlanması gerekmektedir…

Şüphesiz ambalaj bir ürünün kimliği hakkında söz sahibi olan konuların başında gelmektedir. Ambalajın birincil görevi “koruma” ve bilgilendirme olsa da yakın dönemlerde ortaya çıkan farklılaştırma kaygılarıyla birlikte ambalaj ürünün “asıl kimliğini” oluşturur hale gelmiştir. Uluslararası pazarlar söz konusu olduğunda geçmişi nedeniyle Akdeniz kimliğine sahip zeytinyağının üretiminde ve ambalaj tasarımlarında verilecek kararlar, oldukça “planlı” ve “titiz” olmalıdır. Ülkemizde çoğu zaman ürün kalitesini ana hedef olarak belirleyen üreticilerin büyük bir bölümü aynı hassasiyeti ambalaj tasarımı konusunda gösterememektedirler…

Zeytinyağında kalitenin korunabilmesi, marka kimliği ve ambalaj ile artı değer yaratabilmesi için düşük hacımlı bir üretim modeli uluslararası pazarda olumlu sonuçlar yaratabilir. “Gourmet” olarak tanımlanan pek çok ürün söz konusu üretim ve pazarlama modelini benimsemiş ve markalaşma konusunda uluslararası başarılar elde etmiştir…Yüksek üretim kaliteleri ve lezzetleri ile gourmet kategorisi içinde değerlendirilen ürünlerin önemli özelliklerinden biri de ambalaj tasarımlarında yaratılan farklılıklardır. Bu sınıflandırma içinde yer alacak bir ürünün ambalajında kullanılan malzemenin seçimi, formunun özgünlüğü ve grafik tasarım unsurlarının ürün estetiğine katkısı oldukça hassas konulardır. Ürün çeşidi olarak gourmet gıda kategorisine uygun olan sızma zeytinyağlarının, ülkemizde benzer yaklaşımlarla yaratılmış bazı örnekleri var. Bir çok farklı forma sahip şişeler içinde sunulan sızma zeytinyağları, özenle tasarlanmış etketleri ile başarılı çalışmalar olarak kabul ediliyor. Bu örneklerin çoğalması ve dış pazarlarda başarı elde edebilmesi için zeytinyağı üreticileri ve ambalaj tasarımı alanında uzmanlaşmış kişiler veya kurumlar arasında etkin bir iletişimin gerçekleştirilmesi gerekiyor.

(“Zeytinyağı Ambalajlarında Özgün Tasarımın Önemi”, Ardan Ergüven, Doğuş Üniversitesi Grafik Tasarımı Bölümü Araştırma Görevlisi, Ambalaj Bülteni, Mayıs-Haziran 2006 )

Ambalaj Nedir?

Ambalaj, “ürün”ü sarıp sarmalayan, onu koruyan, müşteriye sunan, ikna eden, bilgilendiren, rakiplerinden ayıran araçtır.

Ambalaj, cam, teneke, plastik, karton gibi malzemelerle ürünü korumaktır.

Yumurtanın kabuğu doğal bir ambalajdır, yumurtaları içine koyduğumuz karton violler de ambalajdır… Portakalın kabuğu da…Bir portakal sandığı da ambalajdır, portakalı sardığımız ince kâğıt parçası da…

Fırından aldığımız taze, sıcak ekmeği sardiğımız gazete parçası; pazardan aldığımız inciri koyduğumuz kesekağıdı da…

Bunlar, ürünü korur ve tüketiciye sağlıklı bir biçimde ulaşmasını sağlar.

Ancak ambalajın ürünü taşıma, istifleme ve rafta koruma dışında işlevleri de vardır. İstikrarlı, doğru, estetik tasarlanmış bir ambalajı olmadan ürünümüzün satılamayacağı aşikardır.
Ürünümüzü nasıl bir malzeme ile korumalıyız? Bunun için doğru bir analiz yapmak ve en sağlıklı kararı vermek gerekir.

Raflarda nasıl durur? Koliye istiflediğimizde ne gibi problemler yaratır? Ürünü gerçekten iyi korur mu? Hijyenik mi?
(Ozan IŞIK -Grafik Tasarımcı, Kaynak: www.tasarima.com/ozan.html )

Üzerimizdeki kıyafetler de bir bakıma bizi dış etkenlerden (Hastalık, leke. vb) koruyan ambalajdır. Ama az once değindiğimiz gibi aynı zamanda şık olmalıyız.

Ambalajın İşlevleri

Ambalajın kaç işlevi var?

Bir kere, ilk olarak, ambalajımızın zeytinyağımızı koruyuculuk görevi var.

Seçtiğimiz ambalajın taşıma kolaylığını ve güvenliğini sağlaması gerekir.

Üzerinde yer alacak bilgilerle alıcıyı, tüketiciyi bilgilendirmelidir.

Hiç ihmal edilmemesi gereken başka bir işlevi de ayırtediciliği olmalıdır Yani tasarımıyla, estetiğiyle rakiplerinden farklı olduğunu anlatabilmelidir.

Ambalaj, gelişmiş toplumlarda refah göstergesi


ASD (Ambalaj Sanayicileri Derneği)’nin de üyesi olduğu Dünya Ambalaj Örgütü (WPO) tarafından bir ülkedeki ambalaj sanayisinin gelişmişliğinin o toplumun refah seviyesinin önemli bir göstergesi olduğu öne sürülüyor .

Ambalajlı ürün sayısı ve miktarının artışı, o ülkedeki sınai üretimde niteliksel ve niceliksel bir artışı göstermektedir..

Ekonomik hareket içinde dünya ambalaj üretim değerinin 600 milyar dolar olduğu hesaplanıyor.
WPO’nun verilerine göre; AB ülkeleri ortalamasında kişi başına 170 dolar olan ambalaj tüketiminin, Kuzey Amerika ve Kanada’da 250 dolar, Japonya’da 350 dolar olduğu, ülkemizdeyse halen kişi başına ancak 50-60 dolar seviyelerinde olduğu hesaplanmaktadır.

Yani özet olarak, dünyanın 5. büyük zeytinyağı üreticisi olmamıza rağmen zeytinyağı tüketiminde sadece kişi başına, yıllık yaklaşık 1 Lt. zeytinyağı tüketilen ülkemiz dünyanın neresinde ise ambalaj tüketiminde de oradayız.

Halen bir federasyon gibi çalışmakta olan ve bütün ambalaj dallarını şemsiyesi altına alan 180 üyeli Ambalaj Sanayicileri Derneği (ASD)’nin Genel Sekreteri Doğan Erberk’in sektörle ilgili değerlendirmeleri şöyle:

“Ambalaj’ın temel konuları Türkiye imalat sanayinin temel konularından farklı değil. Ancak güncel olarak gelişme gösteren ve üzerinde bir süre daha yoğun çalışma gösterilmesi gereken temel konular; Ambalaj Atıklarının Yönetimi, Gıda ambalajı üreticilerinin hijyen koşullarına uyum sağlaması, edilgen tasarımlardan aktif ve özgün tasarımlara geçilerek gerek iç piyasada gerekse de küresel piyasalarda daha sağlam ayaklar tutulması. Bu bağlamda akademik ve işletmeler düzeyinde araştırma geliştirmeler yapılması, sektöre özel eğitim olanaklarının muhtelif eğitim seviyelerinde oluşturulması ve mesleki örgütlenmeler ile küresel piyasalardaki dayanışmanın sağlanması, güç birliklerinin tesisi…”

Türkiye Ambalaj Sektöründe Nerede?


Ambalaj Sanayicileri Derneği (ASD) Genel Sekreteri Doğan Erberk’in verdiği bilgiye göre; Türkiye’de ambalaj malzemeleri temel olarak kağıt/karton, plastik, cam, metal ve ahşap ağırlıklı olmak üzere 5 ana gruba ayrılıyor.

ASD’den temin edilen son verilere göre Türkiye’de ambalaj sektöründe;
Genel pazar büyüklüğü, 4,7 milyar ABD doları;
Genel pazar hacmi, 3,8 milyon ton;
İhracat tutarı, yaklaşık 1.4 milyar ABD doları (ambalaj makineleri dahil);
İthalat tutarı, 0.4 milyar ABD doları;
Sektördeki firma sayısı, 2.500 üzeri;
Çalışan kişi sayısı ise 60.000 - 85.000 ‘dir.

Ülkemizde kişi başına tüketim ise 50 kg/yıl civarındadır. Bu da yaklaşık 65 ABD dolarına karşılık gelmektedir.

Kişi başına yıllık ambalaj tüketim miktarının ortalama olarak;
kağıt ambalaj için 0.8 kg
karton ambalaj için 4.3 kg
metal ambalaj için 4.8 kg
ahşap ambalaj için 5.2 kg
cam ambalaj için 7.1 kg
plastik ambalaj için 14 kg
oluklu mukavva için 15 kg olarak gerçekleştiği tahmin edilmektedir.

Uluslararası bir kuruluşun yaptığı araştırmaya göre, 2009 yılında dünyada ambalaj tüketimi 564 milyar ABD dolarına yaklaşacaktır. 2003-2009 yılları arasında dünya genelinde %18 civarında bir gelişme beklenirken bu gelişmede fleksıbıl plastik ile rijit plastik ambalajlarda artışlar beklenmektedir. Türkiye’de de dünyadaki eğilime bağlı olarak, özellikle ambalaj sektöründe hızlı bir büyüme söz konusudur.

Süper marketçiliğin yayılmasıyla, talebe ve gelişime paralel olarak, cam şişe, pet, teneke kutu ve kapak üreticilerinin pazar payları da yükseliyor.

Yalnız yaşayan nüfusun artması ve çeşitlilik isteği tüketiclerin daha küçük ambalajda ürünleri tercih etmelerine neden olmaktadır.

Zeytinyağının Ne Kadarını Ambalajlı Tüketiyoruz?

Her ne kadar bu sene çok daha yüksek bir rakam umuyor olsak da , uzun yıllardır ülkemizde var yıllarında yaklaşık 170 bin ton dolayında olan zeytinyağı üretimi, yok yıllarında ise neredeyse yarı yarıya düşmekte. Bir zeytin ülkesi olmamıza rağmen kişi başına tüketimimiz 1 kg.’dır ve taş çatlasa 70 bin ton zeytinyağı tüketiyoruz. Geri kalanını ya ihrac etmek, satamazsak da stoğumuzu bir sonraki yıla devretmek zorundayız.

Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği Başkan Vekili Emin Demirci, Türkiye'nin Zeytin ve Zeytinyağı Üretiminde "Var Yılı-yok Yılı" sorununu çözemediği İçin Ambalajlı Ürün ihracatında zorlandığını söylüyor.Demirci, "2005-06 sezonunda İspanya 824 bin ton, İtalya 655 bin ton, Türkiye ise 115 bin ton üretim yaptı. Bu rakamlarla ambalajlı ve markalı satışlarda zorlanıyoruz. Hiçbir market bir yıl var, bir yıl yok yılı yaşayan ülkelerle anlaşma yapmak istemiyor," diyor.

Yurtiçinde tüketilen zeytinyağının yarısı yöresel ve açık olarak kullanılıyor, diğer yarısı ise ambalajlı satılıyor.

Ambalajlı tüketilen zeytinyağının ise;
% 40’ı 2.5 Lt. ve üstü ambalajlarda,
% 27’si 2 Lt.,
% 26’sı 1 Lt.,
% 6’sı ise 0.5 Lt.,
% 1’i ise 0.75 Lt. lik ambalajlarda pazarlanmaktadır.
(Kaynak : AC Nielsen )

Yılda yaklaşık 100 bin ton zeytinyağı ihraç ediyoruz. Bunun yaklaşık 80 bin tonluk kısmı dökme. Yalnızca 20 bin tonunu markalı veya markasız ambalajla satabiliyoruz.

Ancak ülkemizde yakın zamana kadar yaklaşık 95-100 milyon zeytin ağacı varken, şimdilerde ağaç sayısı 130 milyona ulaştı. Çok yakın bir zamanda ağaç sayımızın 200 milyona ulaşacağını umuyoruz. Üreticilerimiz verime dikkat etmeye başladı; bu nedenle üretim artıyor. Ve bu artış devam edecektir.

Nitekim yurtiçinde de tüketimin artacağını; ihracatımızın da daha yüksek rakamlara ulaşacağını; daha fazla ambalajlı mal satacağımızı umuyoruz.

Bu umutlu tabloda üretimimiz, tüketimimiz, ihracatımız ve bunun yanı sıra ambalajın da önemi artacak diyebiliyoruz.

Zeytinyağını Nasıl Saklamalı?

Ülkemizde ne yazık ki, hasat hataları ve bakım sorunlarından kaynaklanan, “var yılı” ile “yok yılı” arasındaki büyük üretim miktarı farklılıkları nedeniyle zeytinyağının ambalajının koruyuculuk işlevi ve doğru stoklama biçimleri önem kazanmaktadır.

Pazarlama, depolama ve dağıtım faaliyetleri sürecinde zeytinyağımızın kalitesi korunmalı; ürünümüzün fiziksel, kimyasal, mikrobiyolojik ve duyusal özellikleri olumsuz etkilenmemelidir.

"Zeytinyağının en büyük iki düşmanı oksijen ve ısıdır.

Oksijen, zeytinyağına kokusunu, tadını ve rengini veren, ancak yağda ve suda eriyen maddelerle, insan sağlığına yararları ispatlanmış olan antioksidan maddeleri okside eder. Isı da bu oksidasyonu hızlandırır…Oksijen ve ısıdan başka, kuvvetli ve sürekli ışık da (özellikle güneş ışığı) yağın kalitesini bozar.” (Ünal Irkdaş, 13 Kasım 2006)

Zeytinyağı için uygun ambalaj nasıl olmalıdır?

- Ambalaj, yağı nem, oksijen ve ışık etkisinden korumalı,
- Ambalaj malzemesi yağla etkileşime girmemelidir.

Ambalaj malzemesinin zeytinyağı ile etkileşimi ambalajdan gıdaya kimyasal madde geçişi ya da ambalajın yağın bileşenlerinden bazılarını absorplaması şeklinde olmaktadır. Migrasyon ve absorbsiyon kalite ve gıda güvenliğini etkilemesi bakımından önemlidir. Kalite değişimine neden olan etkenlerin şiddeti, sıcaklık ve saklama süresiyle artmaktadır.

Örneğin zeytinyağında kullanılan cam şişeler nasıl bir ambalaj malzemesidir?

Zeytinyağı ile etkileşimi açısından cam tamamen inerttir; gıda ile etkileşime girmez.

Plastik şişelerin gıda ambalajında kullanılmasında yaşanılan bir sorun plastiğin gıda maddesinin karakteristik bileşenlerinden birini veya birkaçını absorplayarak gıda maddesinin tadında, aromasında ve besin değerinde değişikliğe neden olmasıdır.

Cam şişeleri üstün kılan özellikleri, çevre dostu olması, hammaddelerinin tamamının doğal olması, sonsuz geri kullanımı, sağlıklı olması, içindeki ürünle etkileşime girmemesi, şeffaflığı, yeni trendlere uyum gösteren bir malzeme olması olarak sıralayabiliriz.

Diğer yandan cam ambalajların kırılgan ve ağır olmaları, taşıma zorlukları dezavantaj olarak görülmektedir. Ancak bugünkü teknoloji ile hafif cam üretimi mümkündür. Camın dayanıklılığı ise yüzey kaplama uygulamalarıyla arttırılabilir.

Renksiz cam şişelerin bir diğer handikapı ise bir bakıma şeffaf olmasıyla sağlanan olumlu avantajın, ışık geçirgenliği nedeniyle aynı zamanda dezavantaj olmasıdır.

Ancak yeni yapılan yatırım ve tasarımlarla; etiketsiz görünüm veren şeffaf pressure-sensitive(PS) etiket, şişe gövdesini bütünü ile saran PET bazlı sleeve, buzlu görünüm veren sablaj ve çok renkli baskı uygulamalarıyla ışık geçirgenliğinin önüne geçilebilir. Hem de pazar payını arttırıcı, katma değer yaratıcı, şık, estetik ambalaj tasarımları elde edilebilir.

Biraz önce söylediklerimizi teyit eden bilimsel çalışmalara kısaca göz atalım.
”Zeytinyağının antioksidan yararlarının korunması için hangi koşullarda saklanması uygundur? Zeytinyağını uzun süre şişede bekletenler, istemeden de olsa yağın insan sağlığına yararlı özelliklerini yitirmesine neden olurlar. İtalya’nın güneyindeki Bari Üniversitesi’nden bilim adamları ışığın, zeytinyağının içindeki hastalıklarla mücadele eden antioksidanları yok ettiğini söylüyor. Bu da üreticilerin depolama mahallerini daha dikkatli bir şekilde seçmesi anlamına geliyor. Zeytinyağı zaman içinde antioksidanlarını yitirir, çünkü ışık ve oksijen reaksiyonları bozar. Bari Üniversitesi’ndeki bilim adamları saklama koşullarının zeytinyağının yararlı etkilerini bozduğunu ilk kez bilimsel olarak 12 aylık bir dönemde ortaya çıkartmış oluyor.Bu süreden sonra yağlar, temiz şişelerde, süpermarketlerin aydınlatması altında sergilenmeye başladığı zaman tokoferol ve karotenoid isimli iki önemli antidoksanının yüzde 30’unu yitirir. Bunlar zeytinyağının yararlı olduğu kesinleşen iki antioksidanıdır (European Food Research technology, vol 221, p 92).Işığa iki ay bile maruz kalması, yağın oksidasyona uğramasına ve peroksit düzeyinin yükselmesine yol açar. Bu da zeytinyağının "extra virgin" olarak sınıflandırılmaması anlamına gelir. Renkli cam, ışığın bir kısmını filtre edip, yağa ulaşmasına engel olabilir. Ancak üzeri kaplanmış, reaktif olmayan metal kaplar kalitenin korunması açısından en uygun ambalajdır. ABD, Indiana’daki Purdue Üniversitesi’nden gıda mühendisi Lisa Mauer, "Eğer kalitenin zamanla bozulacağından kaygı duyuyorsanız, küçük ambalajlar içindeki ürünleri tercih edin ve yağınızı karanlıkta saklayın" diyor.

(Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/bilim/4904813.asp?gid=50 )

ZAE (Zeytincilik Araştırma Enstitüsü’nün yaptırmış olduğu iki çalışmada ise şunlar belirtiliyor.

“Araştırmada materyal olarak 3 cins ambalaj kabı ve naturel, riviera, rafine zeytinyağı kullanılmıştır. Şeffaf cam şişe, şeffaf PVC şişe ve teneke kutularda 12 ay müddetle bekletilen zeytinyağların serbest asitliğinin ve peroksit sayılarının genel olarak arttığı tesbit edilmiştir. Denemede kullanılan şeffaf cam şişenin en elverişsiz ambalaj kabı olduğu, teneke kutuların ise üç ayrı cins zeytinyağının peroksit indislerinin üzerine menfi etki yaptığı saptanmıştır. Şeffaf PVC şişeler ise U.V. tutucu Timuvin P maddesi ihtiva etmeleri nedeniyle yağların oksitlenmesi üzerine en az etkili olan ambalaj materyali olarak tesbit edilmiştir. Teneke kutulardaki yağlara kaplardan geçen Fe ve Cu kalıntılarının oksidatif reaksiyonu hızlandırıcı yönde etki yaptığı, üç cins yağ içinden en çabuk bozulanının rafine zeytinyağı olduğu saptanmıştır.”
(“Ülkemizde Kullanılan Çeşitli Ambalaj Kaplarının Zeytinyağının Kalitesine Etkilerinin Araştırılması”, Ayşe Çolakoğlu, ZAE, 1987 )

“Beyaz ve renkli camdan yapılmış kaplarda, plastik, teneke, çimento ve toprak kaplarda tutulan yağlarda yağ kalitesi (asitlik, peroksit sayısı ve spektrofotometrik absorbans), sıcaklık, ışık ve hava ile büyük ölçüde bozulmuştur. En uygun muhafaza, karanlık yerlerde, renkli şişeler ve toprak kaplarda olmuştur.”
(“Çeşitli Muhafaza Kaplarının ve Muhafaza Sürelerinin Zeytinyağı Kalitesine Etkisi” Ayfer Pala, ZAE, 1971) (Kaynak : http://www.zae.gov.tr/zeytinyagi/)

Sonuç olarak ambalaj tercihi yapmak üreticinin kendi seçimi.

Dikkat edilecek hususlar ise;
- Marka kimliğini en güzel şekilde temsil edecek, estetik bir tasarıma sahip olan ambalajla pazar şansını arttırmak,
- Zeytinyağının kalitesini ve özelliklerini uzun sure koruyabilmek,
- Taşıma ve istif kolaylığını, güvenliğini sağlamak,
- Tüketiciyi doğru bilgilendirmek olmalıdır.

Kaynakça :

-Packaging and Re-Packaging Olive Oil, February 23, 2007, www.evolive.com/packaging.html
-Ülkemizde Kullanılan Çeşitli Ambalaj Kaplarının Zeytinyağının Kalitesine Etkilerinin Araştırılması, Ayşe Çolakoğlu, ZAE, 1987 (Kaynak : http://www.zae.gov.tr/zeytinyagi/)
-Çeşitli Muhafaza Kaplarının ve Muhafaza Sürelerinin Zeytinyağı Kalitesine Etkisi, Ayfer Pala, ZAE, 1971 (Kaynak : http://www.zae.gov.tr/zeytinyagi/)
-Zeytinyağını Nasıl Saklamalı? , Hürriyet Bilim, 12 Ağustos 2006
-Ozan IŞIK -Grafik Tasarımcı, Kaynak: www.tasarima.com/ozan.html
-Zeytinyağı Ambalajlarında Özgün Tasarımın Önemi”, Ardan Ergülen, Doğuş Üniversitesi Grafik Tasarımı Bölümü Araştırma Görevlisi, Ambalaj Bülteni, Mayıs-Haziran 2006
-Cam Ambalajın Bitkisel Yağların Kalitesine Etkisi, Prof. Dr.Özgül Evranuz-İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü, Belgin Gökoğlu-Anadolu Cam Sanayii A.Ş. Müşteri Teknik Hizmetleri Bölümü
-Zeytin Yağı Ambalaj Seçimi, Doç Dr. Vural Yiğit-Boğaziçi Üniversitesi, KMO Zeytinyağı ve Pirina Yağı Sempozyumu ve Sergisi, 2005
-Ambalaj Malzemelerinin Zeytinyağı ile Etkileşimi, İsa Doğan Atik-İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Kimya Mühendisliği Bölümü, KMO Zeytinyağı ve Pirina Yağı Sempozyumu ve Sergisi, 2005

Friday, February 15, 2008

Dayak yemekten korktuğum için yüksek sesle dillendirmeye çekindiğim AYKIRI SORULAR


Dayak yemekten korktuğum için yüksek sesle dillendirmeye çekindiğim
AYKIRI SORULAR

M.Hakkı Yazıcı


Sıcak bir yaz günüydü. Zeytinciler kahvesinin henüz yükünü almadığı erken saatlerde oturuyorduk.

Yeğenim, sağına soluna yabancı birileri var mı diye bakınıp, tereddüt içinde, sorsam mı sormasam mı ses tonuyla, “Dayı, seninle bir iki konuyu konuşmak istiyorum,” dedi.

Merakla yüzüne baktım. Kötü bir şey oldu da benimle paylaşmak istiyor herhalde diye düşündüm…Yoksa borç para mı isteyecek ?- Eyvahhh!...

Endişelendim, ama gene de, “Konuşalım,” dedim.

“Nasıl gidiyor işler?”

“Hangi işler?”

Öyle ya, malum memleket meseleleri yaz sıcağını aratır derecede hararetlenmişti. Sonra aile sorunları ve daha bir çok özel konu vardı…Hepsi olabilirdi.

“ Yahu dayıcım, bizim işleri,.. zeytin işlerini soruyorum.“

“İyi…Senin de bildiğin gibi.“

“Bana sanki bir şeyler ters gidiyormuş gibi geliyor.“

“Ne gibi?“

“Zeytinin yükselen bir değer olduğu; zeytinyağının besleyici değerinin, sağlık açısından ne kadar önemli olduğunun bütün tıp otoriteleri tarafından ifade edilmesi; ülke olarak zeytine artık gereken önemi verdiğimiz; fidan desteklerinin de katkısıyla çok yakın zamanda belki de İspanya’yı yakalayacak ağaç varlığına ulaşabileceğimiz falan bunların hepsi tamam da bir şeyler eksikmiş gibi geliyor.“

“Ne mesela?“

“ Mesela, bu yıl ihracatımızda önemli bir düşüş var.“

“Maalesef…Türkiye, zeytin ihracatında rekorlara koşarken, zeytinyağı ihracatındaysa eski günlerimizi mumla arıyoruz. Ege Zeytin ve Zeytinyağı İhracatçıları Birliği'nin rakamlarına göre, 1 Kasım 2006- 30 Nisan 2007 dönemin zeytinyağı ihracatı bir önceki sezona göre yüzde 34 gerileme gösterirken, aynı dönemde zeytin ihracatı ise yüzde 8'lik artış göstermiş.“

“Geçen seneki fiyatlar bizi yanılttı, aynı fiyatlarla satış yapabiliriz zannettik, ama olmadı.“

“Zeytinyağında dünya fiyatları geçen seneye göre çok düştü. Geçen sezon tonu 4 bin Euro’nun üzerinde olan fiyatlar, bu yıl 2 bin 600 Euro’ya kadar indi; bizim ihracatçımız fiyat tutturmakta zorlanıyor.

“Evet,..Tunus, Suriye, çok düşük fiyatlarla girdiler bu sene piyasaya.“

“Sızma zeytinyağı fiyatları, en büyük üretici ülkelerde de bir önceki yıla göre düşük oldu; İtalya’da % 19, İspanya’da % 17, Yunanistan’da % 18 daha düşük gerçekleşti. Avrupa Birliği'nin kilogramda 3.5 euroya kadar yükselen desteklerinden dolayı İspanyollar, İtalyanlar, düşük fiyattan ürün ihraç edebiliyorlar.“

“Dünyada zeytinyağı piyasasında İspanyollların ve İtalyanların hakimiyeti var.“

“Evet. İspanya, dünyadaki zeytin üretiminin yüzde 55'ini, İtalya yüzde 15'ini, Türkiye ise yüzde 10'unu gerçekleştiriyor. 400 milyona yakın ağaç varlığı ile İspanya, dünya zeytinyağı sektörünün kaderini belirliyor. Yüzde 15 üreten İtalya ise zeytin ticaretinin yüzde 75'ini gerçekleştiriyor. Sektörde İspanya, İtalya, tekel oluşturmuş durumda. Üretimde İspanyollar, pazarlamada İtalyanlar üstün. Son yıllarda bazı İspanyol firmalarının İtalyan firmalarını satın almaları piyasada daha fazla üstünlük sağlamalarına katkıda bulundu.“

“Yani piyasa oldukça hareketli ve zor.“

“Öyle. Dünya zeytinyağı üretimi yaklaşık 2.150 milyon ton, tüketimi 2.050 milyon ton; Türkiye’nin üretimi 160 bin ton, tüketimi 70 bin ton. Türkiye’nin dünyadaki payı ancak % 7’lerde. Pazarda fazla gücümüz yok. Markamız yok. Bu durumda dünya fiyatlarını belirlememiz hayal. Pazarda sağlam bir yer edinebilmek için uzun vadeli, doğru politikalara ihtiyacımız var.“

“Geçen sene fındığa benzetmişlerdi sektörümüzün durumunu; fındıkta olanlar olacak demişlerdi.“

“Ancak fındık farklı… Fındıkta Türkiye dünyanın en büyük üreticisi olduğu halde fiyatlar Hamburg piyasasında belirleniyor.“

“Yani işimiz fındıkta olduğundan daha zor diyorsun.“

“Elbette…Ben, hamasiyeti ve ucuz lafları pek sevmiyorum. Geçen sene yapılan tartışmaları bir hatırla. ’Dökme mi satalım, yoksa ambalajlı mı satalım’ diye şeyler tartışılmıştı.“

“Koca koca prof.lar, köşe yazarları falan ’dökmecilerle, kutucuların mücadelesi’ gibi şeyler yazmışlardı.“

“Maalesef… Neyse bunlar eskide kaldı. Şimdi birlik olup akıllı politikalar üretip, uygulamak zamanı. Ben hiç kimsenin malını yok pahasına satacağını, daha fazla para kazanmak istemeyeceğini düşünmüyorum. Tabii ki yağımızı ambalajlı olarak, daha iyi fiyatlarla satmalıyız. Böylece zeytinci de, ülke de kazanmalı. Bunun için de daha fazla marka yaratmalı; dış pazarda etkili olmalı; yeni pazarlara açılmalıyız. Bu da uzun ve zor bir uğraşı gerektiriyor.“

“Devletin zeytinciyi doğru politikalarla desteklemesi lazım.“

“İş sadece üretmekle de bitmiyor. Ürettiğini değerine satabilmek için pazarlama stratejileri, tanıtım çok önemli. Bizden 2 kat fazla zeytinyağı üretimi olan Yunanistan bile şimdi geldiği yere büyük bir mücadele ile gelmiş.“

“Önümüzdeki sezon da aynı sorunu yaşayabiliriz. Dediğin gibi, akıllı politikalara ihtiyacımız var.“

“Doğru…İspanya Tarım Bakanlığı tarafından yapılan en son duyuruya göre, İspanya Nisan 2007 sonu itibariyle 1.105.400 ton zeytinyağı üretti. Üretim, bir önceki yıla göre % 34 ve önceki dört sezonun ortalamasına göre ise % 8 arttı.“

“Ufff!... Bizim toplam üretimimiz nerdeyse, sadece İspanya’nın var yılı ile yok yılı arasındaki fark kadar.“

“Öyle…Önce önümüzdeki, Tunus’u, sonra Yunanistan’ı, İtalya’yı yakalayıp, geçmeli; daha sonra da İspanya’yı yakalamalıyız.“

“Geçenlerde Tarım Bakanı Mehdi Eker, ’Zeytin ve zeytinyağında önümüzdeki 10 yıl içerisinde,1 milyon hektar zeytin alanı, 160 milyon zeytin ağacı sayısı hedefliyoruz. Ağaç başına verim 25 kg, kişi başına zeytinyağı tüketimi 5 kg, kişi başına sofralık zeytin 6 kg, zeytin üretimi 4 milyon ton, zeytinyağı üretimi 450 bin ton, zeytinyağı yurtiçi tüketimi 250 bin ton, zeytinyağı ihracatını 200 bin ton olarak hedeflenmektedir,’ demişti.“

“Ağzından bal damlamış. Aynı demeçte ’ülkemizde son 10 yıllık ortalamalara göre; sofralık zeytin üretimimiz 363.000 ton, yağlık zeytin üretimimiz 878.000 ton, zeytinyağı üretimimiz ise 120 bin tondur. Yıllara göre değişmekle birlikte dünyadaki yerimize bakarsak, sofralık zeytin üretiminde ikinci, zeytinyağı üretiminde ise beşinciyiz. Ülkemiz tüketimi yıllara göre değişmekle birlikte, sofralık zeytin tüketimi ortalama 135.000 ton, zeytinyağı tüketimi ise 60.000 tondur. Sofralık zeytin ihracatımız 35-70 bin ton arasında değişmekte olup, ihracatı gerçekleştirdiğimiz ülkeler AB ve Ortadoğu ülkeleridir. Zeytinyağı ihracatımız ise ortalama 60 bin ton olup, ihracatımızın yarısından fazlasını (% 60-65) AB`ye gerçekleştirmekteyiz,’ demişti“

“Maşallah ezberden konuşuyorsun.“

“Eeee işimiz bu,.. ekmek parası kolay değil. “

“İyi de bu hedeflere ulaşılabilir mi?“

“Neden olmasın…Zeytinin anavatanı olan Türkiye’de, 5 bölgede, 35 ilde, işlenen tarım alanlarının yaklaşık 658 bin hektarlık kısmı, yaklaşık yüzde 2,5-3’ü zeytinlik, …Ağaç varlığımız TÜİK-UZK rakamlarına göre 95 milyon meyve veren, 12 milyon meyve vermeyen yaşta olmak üzere toplam 107 milyon, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün rakamlarına göre, yaklaşık 140 milyon zeytin ağacı bulunuyor. Üretilen zeytinin yüzde 80’i yağlık, yüzde 20’si sofralık olarak değerlendiriliyor. Dünyadaki 485 zeytin çeşidinin 123’ü Anadolu’da. Bu çeşitlerin bir kısmı endemik özellikte.“

“En basitinden sorayım. Şu andaki en önemli sorunumuz daha fazla ağacımızın olmaması mı?“

“Değil elbette, ancak daha fazla ağacımız olursa daha fazla üretimimiz olur, zeytincilikte daha fazla söz sahibi bir ülke oluruz. Zeytin dikim alanlarında 400 milyon ağaca, zeytinyağı üretiminde 1 milyon tona ulaşılabilir.“

“Yani İspanya’nın şu anki durumuna…“

“En azından…Bir kere iç tüketim olayını da unutmamak gerekir. Bırakalım açık ara önümüzde olan İspanya’yı, İtalya’yı, Yunanistan’ı; önümüzde arkamızda olan, iktisaden bizden güçsüz olan Tunus, Suriye gibi rakibimiz olan ülkeler kadar bile kişi başına zeytinyağı iç tüketimimiz yok. Düşünsene kişi başına zeytinyağı tüketimi, komşumuz Yunanistan’da 20 kg., İtalya’da 15 kg., İspanya’da 10 kg., Suriye’de 7-8 kg iken bizde ancak 1 kg.“

“Neden?“

“Yoksulluk ve bilgisizlikten,.. alışkanlıklardan… Zeytinyağını üreten bir ülke olmamıza rağmen halkımız yeterince tüketmiyor ve tüketen de zeytinyağının doğru kullanımını yeterince bilmiyor. “

“ Sorun en az üretim kadar, tüketimden de kaynaklanıyor yani.“

“Bir kere, zeytinyağının fiyatı, doğal olarak diğer bitkisel yağlardan daha yüksek. Yani herkes alamıyor. Ikincisi ülkemizin Batı bölgelerinin dışındaki halkımızın zeytinyağı kullanma alışkanlığı; en önemlisi halkın sağlıklı beslenme konusunda yeterli bilinçlenmesi yok.“

“Bir yerde okumuştum. Doğru mudur, değil midir bilmiyorum,..Türkiye’de hiç zeytin yememiş 30 Milyon insan yaşıyormuş.“

“Bilemem.“

“Bu yüzden Zeytin Dostu Derneği’nin Zeytin TIR’ı gibi tanıtım kampanyalarını candan destekliyorum.“

“Ben de…Zeytinyağı tüketimi iki misli artarsa, yani en azından 2 kg. olursa; hem bizim üreticimiz ayağını toprağa daha sağlam basar, hem de daha sağlıklı bir toplum olma konusunda bir nebze de olsa ileri adım atmış oluruz. Düşünsene, Türkiye’de zeytinyağı tüketimi iki misli olsa, yani yaklaşık 120-140 bin ton olsa nerdeyse bütün zeytinyağı üretimimiz iç piyasada tüketilir.“

“ He, valla…“

“ Ya bi de, dünyadaki önemli üretici ülkelerin zeytinyağı tüketimleri ortalaması 12 kg. kadar tüketimimiz olsa yağımız kendimize yetmeyecek.“

“Doğru,..ama bugünkü üretim rakamlarına göre tabi.”

“Bir de olaya ekonominin genelinden bakarsak…”

“Makro ekonomik dengeler mi?”

“Yahu boşver şimdi kitaptan konuşmayı!”

“Tamam, kızma.”

“Bildiğin gibi, Türkiye'de yıllık 750 bin ton likit, 450 bin ton margarin, 150 bin ton diğer kullanım olmak üzere toplam 1 milyon 350 bin ton bitkisel yağ tüketiliyor. Buna karşılık bitkisel yağ üretimimiz toplam 415 bin ton.”

“Yani yağ eksiğimiz var… Bu hesapla 935 bin ton kadar.”

“Evet…Türkiye'nin yıllık bitkisel yağ açığı yaklaşık 1 milyon ton ve her yıl yağlı tohum ve ürünleri için ödenen rakam 1 milyar doların üzerinde.”

“Yazık be! Yani bitkisel yağ üretiminde bile kendi kendimize yeterli değiliz.”

“Olayın döviz kaybı cephesi var.”

“Sağlıksız beslenme olayı var.”

“Var oğlu var.”

“Bunun bir artısının eksisinin olduğu muhakkak.”

“Evet de eksisi…Şimdi kafamızı toparlayıp tabloya bakarsak; yemeklik yağ açığımız var, dışarıdan ithal ediyoruz- hem de sağlıksız ve değersiz yağları,.. ithal edilen bitkisel yağları ucuz diye alıp tüketiyoruz, ama bu hem döviz kaybına neden oluyor, hem de yeterince sağlıklı beslenemiyoruz; diğer yandan iç tüketimden artan güzelim zeytinyağımızı çok düşük olan dünya fiyatlarından ihraç etmeye zorlanıyoruz.”

“Maalesef !”

“Bitkisel yağ alanında bizim önemli avantajımız: Zeytinyağı…Dünyada zeytinyağına talep hızla artarken, üretim aynı düzeyde artmıyor. Ancak biz bu avantajı da değerlendiremiyoruz, bugün beşincilikten altıncılığa gidiyoruz. Suriye bile bizi bu alanda geçmek üzere…”

“Ama ağaç sayımız hızla artıyor. Sertifikalı zeytin fidanı için dekara 250 YTL destek verildikten sonra, 5 yılda sertifikalı zeytin fidanı dikimi 35 kat artarak 735 binden 26 milyon adede yükselmiş.”

“Tamam, zeytin dikimine dönüm başına 250 YTL teşvik verilmesine itirazım yok, ama Türkiye’nin zeytinyağı ihracatında söz sahibi olabilmesi için zeytinyağının daha çok desteklenmesi lazım. Bir kere devlet teşvikleri yetersiz. 2006-2007 ürünü zeytinyağına verilen 11 YKR'lik destekleme primi çok yetersiz. Rakibimiz olan zeytinyağı üreticisi İspanya, İtalya ve Yunanistan'da bu rakamın 1.3 euro olduğu göz önünde bulundurulursa Türk çiftçisinin ne kadar zor şartlarda üretim yaptığı görülür. Diğer bitkisel yağların ithalatından kaynaklanan döviz kaybının, halkın sağlıksız beslenmesinin nasıl yapılacaksa bir hesabının yapılması ve bunun yerine zeytinyağının tüketilmesi için üreticilere devletin destek vermesi lazım. ”

“Haklısın, yani teşviğin kaynağı belli.”

“Türkiye, üretim teknikleri, üretim alanı büyüklüğü, toplamadaki mekanizasyon ve güçlü kooperatiflerle İspanya'yı örnek almalı. Zeytincilik stratejik bir sektör olarak belirlenip, devlet politikası geliştirilmeli ”

“Evet.”

“Ha, bir de kota meselesi var. Türkiye dışında AB’den zeytinyağı kotası almayan ülke kalmadı. Tunus ve Suriye’den sonra Cezayir, Filistin ve Ürdün’e de kota verildi; ama nedense bize kota yok. Bu konuda ısrarcı olmalıyız.”

Bu arada kahveci Osman, çayları tazelemek için gelmişti :

“New York’da restoranlarda trans yağların kullanılması yasaklanmış,“ dedi.

Elinde çay tepsisi ile başımızda bitmişti; konuya balıklama dalmasına kızmıştım.

“Dağıtma konuyu, Osman,.. dağıtma!”

“Yok be abi, konu falan dağıttığım yok, haddime mi, ben naçizane çay dağıtıyorum, tazeliyeyim mi çaylarınızı?”

“…”

“Ya abi, trans yağların kullanılması bizde de yasaklansa fena mı olur ?”

Yeğenim :

” Ve hatta herkesten önce biz yapmalıyız. Bir zeytinyağı ülkesinde zeytinyağlı yemeklerin bile başka yağlarla yapılması doğru mu ? ”dedi.

“Bir defa da AB kriterleri dayatmasından falan daha önce doğru olanı biz yapalım d’imi ? “

”Hadi çok konuştuk, karnımız acıktı. Niyazi’nin lokantasına gidip zeytinyağlı yemeklerinden yiyelim. Hem bu sıcaklarda başkası ağır gelir…Yemekleri ben ısmarlıyorum, misafirimsin. ”

”Yaşa be dayı!.. ”

” Ha bak, zeytinyağlıdan başka yemek yersen parasını kendin ödersin ona göre ! ”

Yunanistan Raporu: Dert Bir,.. Derman Bir




Yunanistan Raporu:
Dert Bir,.. Derman Bir

M. Hakkı Yazıcı
mhyazici@gmail.com


Bu yılı da tükettik

Sektörümüz açısından 2006 yılı sezonu, karışık; öncesi de bir o kadar tartışmalı başladı.

Neredeyse hasat bitti; artık toplanacak zeytinimiz kalmadı: Yakında sonuçları da öğreneceğiz. Yani takke düşecek, kel görünecek.

Bir çoğumuz daha hala stoklarımızdaki malımızı kaça satacağımızı; kar mı, yoksa zarar mı edeceğimizi bilemiyoruz. Halbuki sezona ne ümitlerle ve ne coşkulu girmiştik… Güya bu yıl var yılı olacaktı!

Sezon başında İzmir Borsa’sının rekolte tahminine göre 170 bin ton olacağı açıklanan zeytinyağı üretiminin, özel sektör kuruluşlarına göre 200 bin tonu geçeceği , 250 bin tona ulaşılacağı ileri sürülmüştü… Arkasından tartışmalar başladı.

Aslında tartışmalar bir çoğumuzu rahatsız etse de, tartışma yerine birlik çağrıları yapsak da bu durumun bir dinamizm içerdiği de ayrı bir gerçek.

Hepimizin artık ezberlediği bazı gerçeklere yeniden bir göz atalım:

Yıllık dünya zeytin üretimi 18 milyon ton, zeytinyağı üretimi ise yaklaşık 3 milyon ton.İlk üç sırayı İspanya ( % 30), İtalya (% 24 ) ve Yunanistan ( % 18 ) alıyor. Bizim dördüncülüğümüzle, beşinciliğimiz bile tartışmalı. Biz eğer 4. isek de 3.Yunanistan açık ara önümüzde; nerdeyse bizden yaklaşık 2.5 kat fazla zeytinyağı üretiyor. Ve tabii ihracatı da ona göre…

Türkiye, dünyanın en büyük beşinci zeytinyağı üreticisi. Toprakları bizim beşte birimiz kadar bile olmayan Akdeniz’deki sınır komşumuz Yunanistan bizden önde.

Bilim ve tıp çevreleri tarafından uzun, kaliteli ömrün iksiri ilan edilen; kalpten kansere kadar pek çok hastalığa karşı koruyucu, iyileştirici etkisi olan; her türlü illete çare olduğu söylenilen bu muhteşem, mucizevi sıvıyı ne yazık ki biz pek kullanmıyoruz. Yunanistan'da kişi başına yıllık tüketim 22 litre iken, bizim ülkemizde ise bu miktar 1 litreyi bile zor buluyor.

Biz ne kadar ihraç edeceğiz; dökme mi, yoksa kutulu mu ihraç edelim, derken, her yıl yapılan yaklaşık 1 milyar dolarlık bitkisel yağ ithalatı da cabası.

Zeytinyağımızın ancak onbeşte birini kendi markalarımızla, göğsümüzü gere gere, ‘Made in Turkey' damgasını basarak dünyaya ihraç edebiliyoruz. Geriye kalan kısmını ise dökme olarak yabancı firmalar elimizden alıp, kendi markaları ve etiketleriyle ambalajlı olarak, yeniden piyasaya sürüyorlar.

Üzerimize sinmiş olan “Biz adam olmayız”, “Böyle gelmiş, böyle gider” kaderci yaklaşımından ve komplo teorileri üretme huyundan vazgeçmez isek işimiz zor…O zaman kaderimize razı olup ağlaşacak mıyız, yoksa savaşacak mıyız? Enginleri fethetme ruhuyla kollarımızı sıvayacak ve dünya sıralamasında İspanya’yı dahi geçecek miyiz? Tercih bizim…

Her şey değişecek, zaman gelecek, kendi markalarımızı kabul ettirip, kendi etiketlerimizle malımızı satacağız, diye ümit ediyoruz.

Ümitlenmek ya da ümitsizliğe kapılmak için komşunun durumuna bakmak bize fikir verebilir.

Sizinle de paylaşmak için tamamını, olduğu gibi çevirerek bu yazının kapsamına aldığım haberi ilk okuduğumda gülümsemeden edemedim. AFP’nin haberinin başlığında Yunanistan zeytinyağı üreticileri, “Bizim zeytinyağımızın İtalyan etiketi ile satılması artık son bulmalı,” diye feryat ediyordu.

Bizim tartışmalarımızın ana odak noktasını oluşturan bir konuyu; “Zeytinyağımızı Avrupalı alıcılara dökme satmak yerine, katma değeri daha yüksek fiyatlarla ambalajlı olarak satalım,” tartışmalarını hatırladığımızda, bizden yaklaşık 2.5 kat daha fazla üretim yapan, pazarda bizden daha güçlü olan Yunan üreticilerinin de dertli olmasını görmek insanı tabii ki şaşırtıyor… Komşunun derdi de aynıymış, diyoruz.

Muhtemeldir ki aynı derdin dermanı da aynıdır…

Yunan mitolojisine göre tanrılar zeytin ağacının altında doğarlarmış. İnanca göre tanrıça Athena, insanlara çok kısa sürede yaşamları için gerekli en önemli doğal ürünlerden biri olan zeytin ağacını armağan etmiş. Zeytin, Yunan kültürünün ayrılmaz bir parçası… İnsanlar, binlerce yıl, onun yağını yakıp ısındılar, aydınlandılar; sağlıkları için merhem gibi vücutlarına sürdüler; yemeklerine kattılar, meyvesini ekmeklerine katık yaptılar; kutsal törenlerinde kullandılar.

O kadar ki Yunanistan’da 3 bin yıl önce zeytin ağacını kesmenin cezası ölümdü.

Zeytinin bu denli önemli olduğu Yunanistan’la ilgili bilgilere şöyle bir göz atarsak;

Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki batı komşumuzun yüzölçümü 131.940 kilometrekare. Bunun beşte biri irili ufaklı adalardan oluşuyor. Yaklaşık nüfus ise 10.5 milyon kişi.

Zeytinyağı Yunanistan’ın en değerli ürünlerinden. Dünya üretiminin yaklaşık % 18’ini üreten bu ülkede 350 binin üzerinde aile hayatını bu işten kazanmaktadır.

Dünyada kişi başına tüketilen yıllık zeytinyağı sıralamasında 22 litre ile Yunanistan ilk sıradadır. İtalyanların ve İspanyolların tükettiklerinin iki misli zeytinyağı tüketmektedirler. Sadece kişi başına 1 litre zeytinyağı tüketilen ülkemizle karşılaştırdığımızda 20 katı fazla tüketim gözlemlenmektedir.

Yunanistan’da zeytin üreticilerinin önemli bir bölümü 3-5 hektardan daha az toprağı olan küçük çiftçilerden oluşur. Zeytinyağı fiyatlarının oluşumunda en yüksek maliyet payı % 50 ile zeytin hasadından kaynaklanmaktadır. Zeytinliklerin ve yağhanelerin önemli bir kısmı yüz seneden fazla bir zamandır faaliyettedirler. Ve üretimlerinin tamamına yakınını düşük fiyatlarla yerli tüccarlara ya da ihracatçılara satmaktadırlar. Yağhanelerin yaklaşık % 80’i modern kontinü makinelere geçmişlerdir. Zeytinlikler de aşılama, sulama, budama, bakım açısından daha verimli bir duruma gelmişlerdir. Bununla birlikte orada da, bizdekinden az olsa da aşılanmamış deliceler, düşük verimli bakımsız yaşlı ağaçlar, çevre sorunu yaratan karasu derdi vardır.

Ülkede yaklaşık 3.000 sıkma, 220 şişeleme tesisi bulunmaktadır.

Yağ üretiminin % 30’u Girit’te, % 26’sı Peloponnesos’ta, % 10’u Lesvos’ta (Midilli), % 10’u İon Adaları’nda, geriye kalan % 24’ü de ülkenin diğer bölgelerinde yapıldığı Yunanistan’da tüketilen yemeklik yağın % 80’i zeytinyağıdır.

Yunanistan’ın yıllık zeytinyağı üretimi, yaklaşık 400 bin tondur. Üretiminin % 70’i Extra Virgin Zeytinyağıdır.

Üretiminin yaklaşık üçte birini ( 135 bin ton ) ihraç etmektedir. Üretimde dünya 3.’sü olmakla birlikte Extra Virgin Zeytinyağı ihracatında en büyük ihracatçı konumundadır. Bu da büyük ölçüde dökme ihraç edilen Yunan zeytinyağının üstün kalitesini, organoleptik değerler açısından mükemmelliğini göstermektedir.

Yunan zeytinyağının % 90’ı Avrupa Birliği ülkelerine satılmaktadır. Bunun da % 80’i dökme, % 10’u Yunan markaları ile ambalajlanmış olarak yapılmaktadır. İhracatın yaklaşık 100 bin tonu İtalya’ya yapılmaktadır.Bu arada Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Japonya, Çin gibi alternatif pazarlara artan oranda bir yöneliş vardır.

Son yıllarda önemli bir değişim varsa da uluslararası pazarda Yunan markalı zeytinyağlarının varlığı hala çok küçüktür.

Yani Yunanistan zeytinyağı üreticileri hala dertli; ama bir çıkış arıyorlar, durumu değiştirmek için tedbirler alıyorlar. Bizler de dertliyiz. Karşılaştırdığımızda bizim çok daha fazla dertli olmamız olağan…Ancak bunu kader gibi kabul etmeden çaba içinde olmalıyız.

Arayışlarımızda belki komşunun deneyimi bizler için örnek olacaktır. İncelemekte, izlemekte fayda var.

Kaynaklar :
- Union of Grek Olive Oil Producers (SEVITEL)
-Olive Oil Production in Greece, Paul Vossen

....
Komşunun Feryadı :


“Bizim zeytinyağımızın İtalyan etiketi ile satılması artık son bulmalı,” diyor Yunanistan( AFP, Atina- 09/08/2006)

Çeviri : M. Hakkı Yazıcı
Yunanistan, yıllık 400 bin ton üretimiyle dünyanın en büyük üçüncü zeytinyağı üreticisi. Tüketicilerin önemli bir kısmı, bu ülkenin kendi ürününü dökme olarak İtalya’ya ihrac ettiğinin; ihrac edilen bu zeytinyağlarının da işlenip, paketlenip İtalyan markaları ile tekrar pazara sürüldüğünün farkında değil.
Yunanistan Maliye Bakanlığı resmi verilerine göre, gerçekleşen yaklaşık 100 bin tonun üzerindeki zeytinyağı ihracatının ancak yüzde altısı Yunan markaları ile yapılabilmektedir.
Fakat Uzakdoğu’dan ve Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen, artış eğilimi gösteren taleplerin verdiği umutla Yunan üreticileri, Yunanistan malları üzerindeki yabancı markaların hegemonyasına daha fazla hoşgörülü olmayacaklarını ifade etmektedirler.

“Stratejimiz, şu anda çok az varlığımızın olduğu, ancak yüksek potansiyeli olan Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Japonya gibi pazarlarda kalıcı bir durum elde etmektir,” diyor Yunanistan Zeytinyağı Üreticileri Birliği (Sevitel) Başkanı Gregory Antoinadis.

“Biz, pazarlama anlamında geç başlayanlardan olabiliriz, fakat bizim uzun vadeli amacımız, yabancı rakiplerimiz gibi icraatta bulunmaktır,” diye ekliyor.

Yunan zeytinyağı sektörünün tanıtıma cari olarak bir yılda yaklaşık 10 milton Euro (12 milyon ABD Doları) para harcadığını söylüyor Antoniadis. (AFP)

Yunan devleti, bu yıl, “2006 Zeytin ve Zeytinyağı Yılı” destekleme tedbirleri kapsamında 5 milyon Euro’dan daha fazla katkıda bulunmuştur.

Programın parçası olarak, Atina Uluslararası Havaalanı’nı kullanan turistlere ücretsiz zeytinyağı şişeleri hediye eden bir oluşum gerçekleştirilmiştir.

Koronel kalp hastalıklarının azalması ve zeytinyağı tüketimi arasındaki ilişkiyi gösteren son çalışmaların da katkısıyla, -uluslararası ödülleri pek çok defa alan- Yunan üreticilerinin geleneksel üretim yöntemlerini geliştirme yollarını arama umudu, onların organik ve gurme marketlerine ulaşmalarına yardımcı olacaktır.

Ancak, doğası gereği -küçük ve orta ölçekli işletmelerden oluşan, zeytinlerin elle toplanıp kooperatiflerde sıkıldığı -Yunan sanayisi oldukça karmaşık bir pazarlama çabasına sahiptir, diyor Yunan Dış Ticaret Kurumu (HEPO) Pazar Uzmanı Christina Sotiropoulou.

“Kendi zeytinyağımızı kendimiz şişeleyip, satmak konusuyla çok ilgiliyiz, fakat Yunanistan küçük bir ekonomi ve yabancı firmalarla onların alanında rekabet edecek birinin finansal güce ihtiyacı var,” diye devam ediyor.

25 Yunan zeytinyağı markası, AB’nin Menşei Koruma ( Protected Designation of Origin-PDO) ve Coğrafi İşaretleme ( Protected Geographical Indication-PGI) kurumlarına kayıtlıdır, bunların 9’u Girit Adası’ndandır.

Fakat kaliteli ürün üretmek yabancı pazarda varolmak için tek başına yeterli değil, diyor Fransa’ya PDO’da tescilli Sitia Markasıyla ihracat yapan işletmeci George Papakirikos.
“Ben on yıl önce, pazarlamaya başladığımda bu yağ, Girit Adası dışına asla çıkamıyordu ve bir parfüm şişesine benzeyen ambalajlarda, Yunanca etiketle satılır durumdaydı,” diyor. “Çok kısa sürede talebin yüksek olmayacağını fark ettim.”

Şimdilerde ürün, İtalyan tarzı şişelerde, Fransız etiketiyle ambalajlanıyor ve satışlar canlı,” diye ekliyor.

Ve aynı son yıllardaki kendi kişisel iş kalkışmasında olduğu gibi, diğer Yunan işletmecilerinin de hızla sektörün pazarlama yöntemlerini öğrendiğini söylüyor, Papakirikos.

“Yunan üreticileri, fuarlarda varlıklarını artan bir şekilde hissettiriyorlar. Tanıtımlarında kendi yağlarının mükemmel bir kaliteye sahip olduğunun insanlar tarafından farkına varılması için çaba harcıyorlar,” diyor.

“Fakat İspanyol ve İtalyanların açtığı arayı kapatmanın güç olacağını, bunun zaman alacağını,” ifade ediyor.